Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Eylül 2017 Perşembe

Türkiye - AB Gümrük Birliği 



1.Giriş

  Türkiye-AB ilişkisi yaklaşık olarak 60 yıllık bir geçmişe sahiptir. Türkiye 1957 yılında  Roma Antlaşmasıyla kurulan AET'ye  (Avrupa Ekonomik Topluluğu*) Temmuz 1959’da üyelik başvurusunda bulunmuş. Fakat o dönemde henüz yeni kurulmuş olan topluluk tam üyelik yerine Türkiye'nin topluluğa tam üyelik koşullarını gerçekleştirinceye kadar bir “ortaklık ilişkisi” kuran Ankara antlaşmasının imzalanmasını önermiştir. Bunun üzerine  Ankara Anlaşması 12 Eylül 1963’de imzalanmış ve  1 Aralık 1964 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Görüldüğü üzere Türkiye topluluğa tam üyelik başvurusunda bulunmuş olsada topluluk tam üyeliğe götüren bir ortaklık anlaşmasının imzalanmasını daha uygun görmüştür.

2.Ankara Antlaşmasının Amacı ve Uygulması

  Ankara Antlaşmasının amacı 2. maddesi hali hazırda şu şekilde düzenlenmiştir; "Anlaşma'nın amacı, Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile gözönünde bulundurarak, Taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir." 
Aynı maddenin 2. fıkrası ise yukarıda belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için Ankara Antlaşmasında ilgili maddelerde gösterilen şartlara ve usullere göre bir Gümrük Birliğinin gittikçe gelişen şekilde kurulması öngörülmüştür.

Ankara Anlaşması, Türkiye ile Topluluk arasında  kurulacak bir Gümrük Birliği vasıtasıyla AB Ortak Pazarına kademeli olarak girişi için üç aşamadan geçmesini öngörmektedir. Aşamalar üç dönem halinde aşağıdaki gibidir:


  •  Hazırlık Dönemi   (1964 – 1970)
 Bu dönem Ankara Antlaşmasının yürürlüğe girdiği 1 Aralık 1964 tarihinde başlayıp 1973 yılında imzalanan Ek Protokolle sona ermiştir. Bu dönemde Türkiye'nin geçiş ve son dönemde üzerine düşecek olan yükümlülükleri gerçekleştirmesi için  Gümrük Birliği süreci öncesi ekonomik olarak desteklenmiştir. 
  •  Geçiş Dönemi (1973 – 1995)
 1973 yılında imzalanan Katma Protokol ile başlayan dönem karşılıklı ve dengeli yükümlülükler esası üzerinde kurulmuştur. Bu dönem gümrük birliğinin başlangıcı olarak yürürlüğe girmiş ve gümrük vergilerinin kaldırılması hedeflenmiştir. İlk etapta AB, Türk menşeli sanayi malları üzerindeki gümrük vergisini kaldırmış, Türkiye ise AB sanayi malları üzerindeki gümrük vergilerini ise kademeli olarak kaldırılmıştır. AB gümrük vergilerini hemen kaldırması öngörülse de Türkiye açısından kademeli bir süreç benimsenmiştir. Fakat Türkiye-AB ilişkileri, 1970'li yılların başından 1980'lerin ikinci yarısına kadar, siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı istikrarsız bir seyir izlemiştir.

  •  Son Dönem ( 1996 – ...)
1995 İmzalanan 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi* kararı ile  Gümrük Birliği Kararı kabul edilmiş ve 1 Ocak 1996 itibariyle Türkiye, AB sanayi malları üzerindeki gümrük vergilerini kaldırılmıştır. Bu kararla birlikte sürecin son aşaması da sonuçlanmıştır. 1996 yılında Gümrük Birliğine geçilmesiyle AB üye ülkeleri ve Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari entegrasyon hayata geçmiş oldu. Bu entegrasyon, Türkiye'nin AB üyesi olmadan AB ile böylesi bir ilişki kuran ilk ülke olması açısından önemli bir gelişmedir.

 1/95 sayılı OKK’nin hükümleri temelinde Gümrük Birliği, Topluluk üye devletleri ile Türkiye arasında ithalatta olduğu gibi ihracatta da gümrük vergileri ve eş etkili vergi ve resimlerin, miktar kısıtlamalarının ve eş etkili başka her türlü tedbirin yasaklanmasını; Türkiye'nin üçüncü ülkelerle ilişkilerinde Topluluğun ortak gümrük tarifesinin kabulünü ve Topluluğun dış ticarete ilişkin temel politikalarına uymayı kapsamaktadır.


3.Gümrük Birliğinin Uygulaması 

  Tanım olarak gümrük birliği; taraf ülkelerin mallarının  gümrük birliği alanı içinde, her şekilde tarife ve eşdeğer vergiden muaf biçimde, serbestçe dolaşabilmeleri ve tarafların, üçüncü ülkelerden gelen ithalata yönelik olarak da ortak tarife oranlarını ve aynı ticaret politikasını uygulamalarını içeren bir ekonomik bütünleşme modelidir. Taraf ülkeler gümrük birliği sayesinde serbest dış ticaret yaparak üretemedikleri yada pahalıya ürettikleri malı daha ucuza birlik içerindeki bir ülkeden alıp yada satabilirler. Üçüncü ülkelere yönelik olarak aynı ticaret politikaları benimsendiğinden, gümrük birliği, diğer bir ekonomik bütünleşme aşaması olan  serbest ticaret alanlarından daha ileri bir ticari entegrasyon modelidir.

 1/95 sayılı OKK, Gümrük Birliğinin tamamlanması ve işleyişine ilişkin olarak başlıca şu konularda hükümler içermektedir:

  •  Malların serbest dolaşımı (taraflar arasında gümrük vergisi ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması ve Topluluğun ortak gümrük tarifesine uyum),
  •  Topluluğun teknik mevzuatına uyum,
  •  Topluluğun ortak ticaret politikasına uyum,
  •  Topluluğun tercihli gümrük rejimlerinin üstlenilmesi,
  • Topluluğun ortak tarım politikasına uyum ve tarım ürünleri ticaretinde uygulanacak tercihli rejim,
  • Topluluk Gümrük Koduna uyum ve karşılıklı idari iş birliği,
  • Mevzuat yakınlaştırılması (fikri, sinai ve ticari mülkiyetin korunması; Gümrük Birliğinin rekabet kuralları; ticari korunma araçları; kamu alımları; vergilendirme),
  •  Kurumsal hükümler (Gümrük Birliği Ortak Komitesi; danışma ve karar usulleri; uyuşmazlıkların çözümü; korunma tedbirleri).  

  Görüldüğü üzere Ortaklık Konseyi Kararı gümrük birliğinin sorunsuz bir şeklide gerçekleştirilmesi için gerekli şekilde düzenlemiştir. Topluluk üye devletleri ile Türkiye arasında ithalatta olduğu gibi ihracatta da gümrük vergileri ve resimleri, miktar kısıtlamalarını ve başka her türlü tedbirin yasaklanmasını ön görmektedir. Bunun yanında Türkiye'nin gümrük dışı üçüncü ülkelerle ilişkilerinde Topluluğunun ortak gümrük tarifesinin kabulü ve uyumunu kapsamaktadır.

 Gümrük Birliğinin kurulma sürecinin tamamlanmasıyla birlikte Türkiye üçüncü ülkelere karşı Topluluğun Ortak Gümrük Tarifesini (OGT) uygulamaya başlamıştır. Bu durumun tek istisnası 1996-2000 yılları arasında otomobiller, ayakkabılar, deriden mamul ürünler ve mobilyalar gibi kısıtlı sayıdaki hassas ürün için üçüncü ülkelere karşı OGT hadlerinden daha yüksek gümrük
vergilerinin uygulanması olmuştur. 2001 yılından itibaren tüm sanayi malları için OGT uygulanmaya başlanmış ve sanayi ürünleri itibarıyla üçüncü ülkeler için Gümrük Birliği öncesinde %16 seviyesinde olan ortalama koruma oranı, 2011 yılı İthalat Rejimi kapsamında %4,2 seviyesine gerilemiştir.

 Türkiye AB'nin Ortak Ticaret Politikasını üstlenme yükümlülüğü bulunmakta olup, üçüncü ülkelere yönelik olarak AB'nin tercihli ticaret sistemi üstlenilmektedir. Bu kapsamda, Türkiye, gerek uluslararası ticaretteki Serbest Ticaret Antlaşmaları ağları oluşturma eğilimine paralel olarak gerekse Gümrük Birliği çerçevesinde AB'nin Serbest Ticaret Anlaşmaları* akdettiği ülkelerle karşılıklı yarar esasına dayalı benzer anlaşmalar imzalamaktadır.. STA’lar, komşu ve çevre ülkelerle dış ticaretimizin geliştirilmesi; ihracatçılarımızın dış pazarlarda, başta AB ülkeleri olmak üzere rakipleri ile eşit şartlarda rekabet edebilmesini, karşılıklı yatırımların ve müşterek teşebbüslerle Türkiye'nin uluslararası rekabet gücünün artırılması bakımından önem taşımaktadır.

  Türkiye şuana kadar 18 STA imzalamış olup (EFTA*, İsrail, Makedonya, Bosna ve Hersek, Filistin, Tunus, Fas, Mısır, Arnavutluk, Gürcistan, Karadağ, Sırbistan, Şili, Ürdün, Malezya, Moritanya, Güney Kore, Malezya ve Moldova) bu antlaşmalar halihazırda yürürlüktedir. Öte yandan, Lübnan, Kosova, Faroe Adaları ve Singapur STA’ları iç onay süreçlerinin tamamlanmasının ardından yürürlüğe girecektir. Gana STA’sının ise yakın zamanda imzalanması hedeflenmektedir. İlaveten, Türkiye ile Güney Kore arasındaki STA kapsamında 26 Şubat 2015 tarihinde imzalanan “Yatırım Anlaşması” ve “Hizmet Ticareti Anlaşması”nın iç onay süreçlerinin tamamlanmasını ardından yürürlüğe girmeleri öngörülmektedir.


Tablo Kaynak: Ekonomi Bakanlığı

 18 STA ortağımız ile ticaretimiz 2016 yılının Ekim ayı itibarıyla ihracatımızın %14,1’ini, ithalatımızın ise %9,4’ünü teşkil etmektedir.



4. Gümrük Birliğinin Faydaları 

  Ülkelerin gümrük birliği oluşturma çabalarının en temel amacı serbest dış ticareti gümrük birliği içerinde gerçekleştirerek ekonomik refahı artırmaktır. Ülkeleri uluslararası ticarete iten temel neden  şunlardır; bir mal kıtlık nedeniyle ya o ülkede mevcut değildir - petrol, doğal gaz veya tarım ürünleri- ya da o ülke bir malı diğer ülkeye göre daha yüksek maliyetle üretiyordur.  Ülkeler bu sebeplerden dolayı malı ithal veya ihraç ederken malı fiyatı dışında bir de ülkelerin uyguladıkları gümrük vergilerini ödemektedirler  buda maliyetleri artırmaktadır. Ülkeler gümrük birliği kurarak malların serbest dolaşımını sağlayarak bir yandan dış ticaret hacimlerini artırmakta bir yandan da istediği malı ucuza almaktadır.

  Türkiye'nin yukarıda bahsettiğimiz Gümrük Birliğine katılmasının hem olumlu hemde olumsuz sonuçları olmuştur. GB'nin yarattığı serbesti sonrası Türkiye’ye yabancı yatırımcı yönelmiş, Türk firmalarının AB firmalarıyla rekabet etmeye başlamasıyla ekonomik etkinlik artmış, birlik pazarıyla olan ticaret hacmi yükselmeye başlamıştır. Ülkemizin AB’ye uygun şekilde oluşturduğu teknik mevzuat altyapısı, AB'nin fikri mülkiyet ve rekabet kurallarını benimsemesi, ülkemizin uluslararası pazarlarda rekabet gücünü yükseltmiş, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle entegrasyonunu artırmıştır.

 1996’dan itibaren Türkiye ile AB arasındaki ithalat ve ihracat verilerini gösteren aşağıdaki tabloya göre dış ticaret hacmi 2008 Küresel Krizine kadar artma eğilimi göstermiştir. Kriz dönemi sonrası dış ticaret hacmi toparlama gösterse de son yıllarda AB ile yaşanan siyasi sorunlar dış ticaret hacmini olumsuz etkilemektedir.



Grafik Kaynak: Doğruluk Payı

Türkiye  2016 yılı itibariyle AB'nin en fazla ihracat yaptığı 4. en fazla ithalat yaptığı 5. ülke konumundadır. Türkiye toplam ihracatının %48’ini, ithalatının ise %39’unu AB ülkelerine yapmaktadır.  Görüldüğü üzere Gümrük Birliğinin sağlanmasıyla birliğin ticaret yaratıcı etkisi Türkiye'nin lehine olmuştur.  Türkiye'nin AB ile karşılıklı ticareti yıllık 140 milyar avroyu bulmaktadır. Öte yandan Türkiye'ye gel doğrudan yabancı yatırımların yaklışık 3'te 1'i AB ülkeleri tarafından olmaktadır.


5. Gümrük Birliğinin Güncellenmesi Meselesi

  Gümrük Birliği genel olarak sorunsuz bir şekilde işlemektedir. Ancak Türkiye'nin bazı sorunlarla karşılaştığı söylenebilir.  Bu sorunları temel olarak, AB'nin serbest ticaret anlaşması (STA) imzaladığı bazı ülkelerin, AB üzerinden pazara girme avantajının da etkisiyle ülkemizle benzer bir anlaşma imzalamada isteksiz kalmasıyla oluşan ticaret sapması ve haksız rekabet riski, Gümrük Birliği'ni ilgilendiren alanlarda AB'nin karar alma mekanizmalarına yeterli düzeyde dahil olunamaması ve bazı üye ülkelerce ülkemizde kayıtlı ticari araçlara uygulanan karayolu kotaları ile iş adamlarımızla kamyon şoförlerimize uygulanan vizelerin oluşturduğu teknik engeller olarak sıralamak mümkündür. 
 AB ve Dünya Bankası 2014 yılında hazırladıkları bir raporda Gümrük Birliğinin ülkemizde ve dünya ticaretinde yaşanan ekonomik gelişmeler ve değişimler uygun olarak güncellenmesinin her iki tarafın faydasına olacağı yönde sonuç çıkmıştır. Bu doğrultuda 29 Kasım 2015 tarihinde Türkiye AB arasında yapılan zirvede alınan kararlarda Gümrük Birliğinin güncellenmesine de yer verilmiştir.

 Zirve sonuç bildirisinin 10. maddesinde "Gümrük Birliğinin güncellenmesine ilişkin hazırlık çalışmalarının tamamlamasının ardından 2016 yılı sonlarına doğru resmi müzakereler başlatılabilecektir" ifadesi yer almış olsada son dönemde yaşanan siyasi tartışmalar Gümrük Birliğinin güncellenmesini zora sokmaktadır.


6.Sonuç

Türkiye-AB ilişkileri oldukça uzun bir ilişkiye sahiptir. Türkiye 1959 yılında AET'ye üyelik için başvurmuş fakat imzalanan Ankara Antlaşmasıyla tam üyeliğe götüren bir ortaklık ilişkisi kurulmuştur. AB ile olan ilişkiler genel olarak istikrarsız ve çalkantılı bir seyir izlemiştir. 1996 yılında Gümrük Birliğe geçilmesiyle tam üyeliğe giden yolda önemli bir adım atılsa da Türkiye ile tam üyelik müzakereleri  2005 yılında Brüksel Zirvesinden sonra başlamıştır. Şuana kadar 13 fasıl müzakeresi hala devam etmektedir. Türkiye her ne kadar Gümrük Birliği içerisinde yer alarak malların serbest dolaşım hakkını elde etmiş olsada hala vizesiz Avrupa gerçekleşmemiştir.

 AB diğer üye ülkelerle gerçekleştirdiği müzakerelere karşın Türkiye ile müzakereleri daha sancılı geçmektedir. AB Türkiye'yi hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler, siyasi baskılar gibi durumlardan dolayı ciddi şekilde eleştirmekte özellikle Kıbrıs meselesi ve güneydoğu bölgelerinde yaşanan olayların biran önce çözümlenmesini beklemektedir. Türkiye ise AB çifte standart uygulamakla eleştirmektedir. Sonuç itibariyle günümüzde AB üyeliği hala ciddi bir mesele olarak ortada durmaktadır.



Dip Notlar:


Avrupa Ekonomik Topluluğu:  25 Mart 1957’de Roma Antlaşmasının  imzalayan Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından kurulan örgüttür. 1 Ocak
1958’de yürürlüğe girmiştir. Örgüt bugünde AB'nin temellerini oluşturan Avrupa Topluluklarından en önemlisidir.

 Ortaklık Konseyi: Ankara Antlaşmasıyla kurulan ve Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakere sürecini yürüten temel organdır. Türkiye ve Birlik tarafından seçilen üyelerle üyelik süreciyle ilgili bağlayıcı karar almaktadır.

Serbest Ticaret Anlaşmaları: Serbest Ticaret Bölgeleri Gümrük Birliklerine göre daha dar kapsamlı bir entegrasyon modelidir. Antlaşmaya taraf ülkeler kendi aralarında tarifeleri ve gümrük vergilerini kaldırırken üçüncü ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanması söz konusu değildir.

EFTA: Avrupa Serbest Ticaret Birliği, 3 Mayıs 1960 yılında Avrupa Birliği'ne bir alternatif olarak kurulmuş, günümüzde 4 Avrupa ülkesinin üye olduğu bir uluslararası ticaret örgütüdür. Kurucular dahil üyelerinin çoğu EFTA'dan ayrılarak AB'ye girmiştir.

Kaynakça:

  1. http://ec.europa.eu/eurostat/data/statistics-a-z/abc
  2. http://ec.europa.eu/eurostat/documents/2995521/8227163/6-15092017-CP-EN.pdf/77403bcb-2e49-4aae-baad-4a4ac38940fb
  3. AB Bakanlığı İnternet Sayfası
  4. Ekonomi Bakanlığı İnternet Sayfası
  5. http://www.dogrulukpayi.com/
  6. Dış İşleri Bakanlığı İnternet Sayfası
  7. TÜİK
  8. Ankara Antlaşması (1963)
  9. Kamuran Reçber, Türkiye - Avrupa Birliği İlişkileri, (Genişletilmiş 3. Baskı) Alfa Aktüel Yayınevi, Bursa, 2009
  10. Kamuran Reçber, Avrupa Birliği Kurumlar Hukuku ve Temel Metinleri, Alfa Aktüel Yayınevi, Bursa, 2010, 

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Finansal Türevler ve Risk Yönetimi

 Finansal piyasalar temelde fon açığı bulanan ile fon fazlası bulanan aktörlerin karşı karşıya geldiği ve fon transferinin gerçekleştiği piyasalardır. Finansal piyasalar reel ekonomi için gerekli olan fonları bir araya toplayarak yatırıma dönüşmesini sağlamaktadır. Bu yönüyle finansal piyasaların, ekonomik büyüme ve kalkınma için gelişmesi son derece  önemlidir.

  1970'li yıllardan itibaren artmaya başlayan liberalizasyonla birlikte ulusal ve uluslararası piyasalarda radikal gelişmelere gözlenmiştir. Ekonomilerdeki liberalizasyon süreci ile birlikte başlayan bu değişim, deregülasyon, menkul kıymetleştirme, piyasalar arası entegrasyon ve bunların sonucu olarak küreselleşme süreci ile birlikte dünya ekonomilerine yön vermektedir.
Finansal devrim olarak adlandırılabilecek olan bu süreç, finansal piyasalarda rekabeti, etkinliği ve performansı artırırken, bu piyasalardaki riskte büyük ölçüde artmıştır.

  Finansal piyasalarda yaşanan  gelişmeler sonucu piyasalar derinleşerek gelişmiştir. Bu gelişme ve büyümenin yanında risklerde artmaya başlamış. Artan riskler finansal piyasalarda riskin taraflar arasında eşit bir şekilde dağıtmaya veya minimum seviyelere indirmek üzere yeni türev araçlar ortaya çıkmasını sağlamıştır. Finansal piyasaların çeşitli sınıflamaya tabi tutmak mümkündür. Bu sınıflandırmalardan biri, piyasaların işlem türüne göre spot piyasalar ve vadeli ürünler piyasası (ya da türev piyasalar) olarak tanımlanmasıdır. Spot piyasalarda ödeme ürün teslimatı sırasında yada teslim + 2 iş günü içinde  gerçekleştirilir. Örneğin hisse senedi satın alındığında piyasa bedeli ödenir ve hisse teslim alınır. Vadeli piyasalarda ise teslimat ilerideki bir tarihte ve belirli bir şart altında gerçekleşir. Vadeli piyasalarda teslimin ilerideki bir tarihte gerçekleşecek olması risklerin daha fazla olmasına yol açacaktır. Örneğin ihracatçı bir firma ileri vadeli bir alacağı için kur endişesi yaşayabilmektedir. Çünkü bugünden  ileri bir tarihte  kurun yükselmesinin yanında düşme riski de bulunmaktadır.
 
  Mevcut risklerin minimuma indirmek ve aktörler arasında eşit bir şekilde dağıtılması için spot piyasalarda yer alan ürünlerden türetilerek yeni türev varlıklar  piyasaya çıkmıştır. Türev varlıklar; forward, futures, opsiyon, swap, ve benzeri  araçlar  piyasaların  yarattığı dalgalanmalara karşı ve  spot piyasaların yetersiz kalmasıyla yeni arayışların başlaması sonucu ortaya çıkmışlardır. Bu nedenlerin yanında   finansal  piyasalarda işlem yapanların kendilerini güvence altına almak istemeleri ve piyasalarda istikrar sağlanmasını temin etme arayışları da son derece etkili olmuştur.

  Türev araçlar, finansal piyasaların gelişmişlik düzeyini artırarak ekonomide kaynakların daha etkin  kullanımına katkıda bulunmaktadır. Bunun yanında piyasaların uluslararası piyasalar arasında yer almasını sağlayarak diğer büyük uluslararası piyasalara entegre olmasını sağlamaktadır.

  Türev ürünlerin türetildiği finansal varlıklara dayanak varlık (underlying asset) denilmektedir. Türev ürünlerin performansı dayanak varlığın sözleşme boyunca alacağı değere bağlıdır.  Bu piyasalarda ödemeler sözleşmeye   bağlı olarak ilerideki  bir vadede ve bazı şartlara bağlı olarak gerçekleşir.  Vadeli işlemlerin ( forward, futures, swap )  ortak özelliği, ilerideki bir tarihte teslimatı yapılmak üzere herhangi bir malın veya finansal aracın, bugünden alım satımının yapılmasıdır. Opsiyon sözleşmeleri ise sözleşmede belirlenmiş olan hakkın sözleşme alıcısının isteğine bağlı olarak kullanılmasına olanak tanımaktadır.

Şimdi bu türev araçları daha detaylı görelim.

  • Forward ( Alivre ) Sözleşme:
  Satıcının belli bir ürünü ileri bir tarihte bugünden anlaşılan bir fiyat üzerinden alıcıya teslim etmelerini öngören sözleşmelerdir. Forward sözleşmelerinde satıcı taraf, dayanak varlığı ileri bir tarihte önceden belirlenen şartlarda teslim edecektir. Alıcı ise, vadede ücreti ödeyerek dayanak varlığı satın alacaktır.  Sözleşmenin şartları alıcı ve satıcı tarafından karşılıklı belirlenmektedir. Genellikle tezgah-üstü (organize olmayan) piyasalarda iki finansal kurum ya da bir finansal kurum ile müşterisi arasında işlem gören forward sözleşmelerinde bir karşı taraf riski daima söz konusudur. Taraflardan birinin sözleşmeye uymama riski bulunduğundan bu tarz anlaşmaları genellikle büyük ve kurumsal firmalar yapmaktadır. Bu şekilde riskleri minimize etmeye çalışılsa da teknik olarak  risk daima mevcuttur.
 Forward anlaşmaları teknik olarak futures sözleşmelerine benzese de aralarında önemli farklılıklar vardır.

  • Futures Sözleşme:
 Futures sözleşmeleri mutlaka organize bir piyasada işlem görmesi ve  standart sözleşmeler olarak hazırlanması gerekmektedir. Sözleşmede yer alan tarafların birbirlerini tanımaması ve borsanın her iki tarafın da haklarını koruyacağına dair bir garanti vermesi gibi bir takım temel özellikler bakımından forward sözleşmelerinden ayrıldığını söylemek mümkündür.

   Bilindiği üzere forward sözleşmelerinde taraflardan birinin sözleşmeye uymama riski bulunurken futures sözleşmelerinden kullanılan teminat hesaplarıyla bu risk ortadan kaldırılmıştır. Futures sözleşmelerinde yer alan bu yapısal mekanizma sayesinde mevcut riskler ortadan kaldırılmıştır. Organize piyasalarda alıcı ve satıcının hesapları borsa yönetimi tarafından takip edilmektedir. Borsa yönetimi tarafından başlangıç teminatları belirlenmekte  bu şekilde işlem sırasında sorun çıkması engellenmektedir. Bireysel yatırımcılar futures sözleşmelerinin bu yapısından faydalanarak yatırımlarının karşılığını temerrüte düşmeden alabilmektedirler. Forward sözleşmelerinden ayıran diğer bir fark ise futures da taraflar vadeyi beklemeden sözleşme haklarını kullanabilmektedir. Forward da genelde vade beklenmektedir.

 Bu garantilerin sağlanması noktasında organize piyasalarda yer alan Takas Kurumu'na çok büyük sorumluluk düşmektedir.

Takas Kurumu: Riskin transfer ödemesindeki temel yapı taşlarından biridir. Takas kurumu borsada alıcı karşısında satıcı, satıcı karşısında alıcı konumuna geçerek piyasa katılımcılarının hak ve yükümlülüklerini teminat altına almaktadır. Geçekleşen işlemler sonucu oluşan ödeme ve teslimat yükümlülüklerinin zamanında yapılmasında ve risklerin takibini sağlamakla görevlidir.


  • Swap Sözleşmeleri:
Swap (takas), iki tarafın belirli tarihlerde gerçekleşecek olan nakit akışlarını belirli koşullar çerçevesinde el değiştirmek suretiyle oluşturduğu türev ürünlerdir. Değişime konu olan ödemeler, faiz, anapara veya hem anapara, hem faiz ödemeleri olabilir. Swap işleminde bir para birimi başka bir para birimi ile aynı gün içerisinde değiştirilmektedir. Ancak, bir vadeli işlem çeşidi olan swapta satılan para birimi ileri ki bir günde ters işlemle geri alınmaktadır. Swapta amaç, faiz oranları ile döviz kurlarında gerçekleşen  dalgalanmaların yarattığı riski düşürmektir.  Swap, işletmeler hem risklerini azaltma, hem de gelirlerini arttırma olanağı veren bir yöntemdir

  • Opsiyon Sözleşmeleri:
  Belli bir vadeye kadar veya belli bir vadede opsiyona dayanak varlık oluşturan belli miktardaki bir malı, finansal ürünü veya sermaye piyasası aracını belli bir fiyattan alma ya da satma hakkını belirli bir prim karşılığında opsiyonu alan kişiye veren buna karşın opsiyonu satmaya zorunlu tutan sözleşmelerdir.  Opsiyon sözleşmelerinde alıcının talebi halinde opsiyon satıcısının opsiyona konu olan dayanak varlığı ne kadardan alacağını ya da satacağına belirleyen fiyata uygulama fiyatı denir.

 Opsiyon sözleşmelerinin diğer vadeli işlem sözleşmelerinden ayıran en önemli fark opsiyon sözleşmelerinden  vade sonunda cayma hakkı mevcuttur. Bu anlaşmaların forward ve futures işlemlerinden temel farkı vade geldiğinde alma ya da satma zorunluluğunun olmamasıdır. Cayma hakkının bulunmasından dolayı cayma hakkına sahip olan taraf karşı taraf bu riskten dolayı bir bedel ödemek zorundadır. Opsiyon primi, opsiyon alan tarafın opsiyon satıcısına ödediği fiyattır. Opsiyon alıcısının üzerine anlaşma yapılan ürünü satma ya da satın alma hakkına sahip olması ve hakkı kullanmasının kendi isteğine bağlı olmasından dolayı opsiyonu satan taraf bir risk üstlenmektedir. Bu yüzden opsiyonu satan kişi alan kişiden bir prim talep etmektedir.

Opsiyon sözleşmelerine bir örnek :

Bursa'daki A firması, Alman'yadaki B firmasından 12 Mart itibariyle 100 000 $ tutarında yedek parça ithal etmiştir. Bugün ki spot (cari) kur 1$=2 TL olsa da, A firması ödemeyi yapacağı 12 Haziran tarihine kadar dolar kurunda bir yükselmeden endişe etmektedir. Opsiyon sözleşmesi alım-satımı ile uğraşan bir bankadan bu miktar ve vadeye uygun bir döviz alış sözleşmesi satın almıştır. Sözleşmede;

Uygulama Fiyatı: 1$=2,40 TL
Opsiyon Primi Dolar Başına: 0,10 TL

Olarak belirlenmiştir.

 A firması açısından bu sözleşmeyi değerlendirecek olursak. Firmanın Başa-baş Fiyatı= Uygulama Fiyatı(2,40) + Opsiyon Primi(0,10) = 2,50 TL olacaktır. Vade sonunda yani 12 Haziran tarihindeki kur 1$=2,50 TL olarak gerçekleşirse firma başa-baş fiyatına gelmiş olacaktır. Bu fiyattaki kurda firma piyasada oluşan kur ve opsiyon sözleşmesi arasında kayıtsız kalacaktır. Çünkü bu durumda kar/zarar durumu söz konusu olmayacaktır.

 Diğer taraftan 12 Haziran itibariyle kur 2,50 TL'nin üzerinde bir fiyatta gerçekleşirse firma opsiyon hakkını kullanacaktır. Örneğin 1$=2,70 TL olarak gerçekleşirse;
 Alış Opsiyonu Alıcısının Kar/Zararı = Spot Kur-(Uygulama Fiyatı+Opsiyon Primi)
                                                            = 2,70-(2,40+0,10)=0,20 TL olacaktır.
Bu durumda A firması opsiyon sözleşmesinden 0,20 TL gibi bir kara sahip olacaktı. Beklediği gibi 12 Haziran tarihinde kur yükseldi firma opsiyon sözleşmesiyle kendisi risk karşısında sigortalamış oldu. Eğer tam tersi gerçekleşip kur başa-başın altında kalsaydı bu durumda firma cayma hakkını kulanacaktı.


Sonuç

Küreselleşmeyle birlikte finansal piyasalar her ne kadar büyüyüp gelişse de benzer şekilde risklerde artma eğilimine girmiştir. Özellikle gelişme yolundaki ülkeler ise risklere daha açık bir haldedirler. Bu noktada finansal  piyasalarda işlem yapan firma ve yatırımcılar türev araçları kullanarak etkin bir risk yönetimi sayesinde risklerini minimize etmeleri mümkündür.

Kaynakça

  • Prof. Burak Saltoğlu, Boğaziçi Üniversitesi, Türev Araçlar, Piyasalar ve Risk Yönetimi, Yıl:2016
  • Yalçın Karatepe, Ankara Üniversitesi,  Türev Piyasaları, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını,Yayın No: 587 

6 Ağustos 2017 Pazar

Anayasa Madde 73 

   Bilindiği üzere anayasalar toplumların barış içinde beraberce yaşamalarını sağlayan toplumsal bir sözleşmedir. Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir ve toplumların ülke üzerindeki egemenlik haklarını, bireylerin temel haklarını  ve bu hakları hangi koşullar altında kullanılabileceklerini belirleyen temel kanunlardır. Anayasalar devletin yönetme hakkına ve bireylerin temel haklarına meşrutiyet kazandırmaktadır.

   Anayasaların günümüz halini alması ise uzun ve kanlı  tarihsel bir sürecin sonucudur. Anayasacılık olarak nitelendirebileceğimiz  ilk önemli gelişme, ilk anayasal belge olarak kabul gören 1215 Magna Carta Libertatum'dur. İngiltere'de imzalanan bu belge ile kralın yetkilerin ilk kez sınırlandırılmış ve kral bazı yetkilerini kullanırken parlamentonun onayına tabi olmuştur. Bu belgede yer alan en önemli maddelerden biri ve yazımızın konusunu oluşturan kısım vergi ile ilgili olan maddedir.

   Devletlerin egemenlik haklarından kaynaklı olarak halktan çok eski dönemlerden beridir, temelde devletin kendi harcamalarını finanse etmek için vergi toplamışlardır. Özellikle yaşanan büyük savaşların finanse edilmesi için  vergi toplanmıştır. Fakat her dönemde vergi toplamak toplumlarda büyük sorunlara hatta isyanlara sebep olmuştur. Çünkü vergi koyma iradesinin tek bir kişide olması belirli bir süre sonra vergilerin aşırı toplanması ve vergi yükünün katlanamaz hale gelmesine yol açmıştır. Bunun sonucu ortaya çıkan isyanlar o kadar büyük boyutlara ulaşmaktaydı ki iktidarların değişmesine yol açabilmekteydi. Özelikle Osmanlı'da Celali İsyanları ve Patrona Halil İsyanı Avrupa’da Wat Tyler İsyanı, Hampden Hareketi, Poujade Hareketi ve Baş Vergisi İsyanı, Amerika’da
ise Pul vergisi İsyanı ve  Boston Çay Partisi isyanları yöneticilerin topladıkları aşırı vergiler yüzünden ortaya çıkmıştır. Magna Carta Libertatum'un imzalanmasının arka planında da halkın vergi isyanlarının etkisi oldukça yüksektir. Magna Carta'da yer alan madde ile kralın vergi koyma ve toplama yetkisi parlamento onayına tabi kılınmıştır.

   Vergilemenin gelişimi ve çağdaş bir çizgiye kavuşması batılı ülkelerde demokrasi anlayışının doğması ve mutlak siyasal iktidarın vergilendirme gücünün sınırlandırılması yönündeki girişimlerin ortaya çıkması sonucunda olmuştur. Özellikle kraliyet dönemlerinde kralların isteği ve keyfiliği vergi salmada etken olabilirken bu keyfiliğin önüne geçebilecek en önemli kavram halkın
isteğine dayanan vergileme yöntemi olmuştur.  İktidarın vergilendirme gücünün sınırlandırılması parlamentoların yasama yetkilerinin kaynağı olmuştur. Tarihte ilk demokrasi savaşları mutlak iktidarların vergilendirme konusundaki keyfi tutumlarına bir tepki olarak başlamıştır. Halk temsilcilerinden oluşan parlamentolar ilk yetkilerini vergilendirme konusunda almışlardır. Parlamentoların onayı olmaksızın vergi alınamayacağı (temsilsiz vergi olmayacağı)
kuralı, batı demokrasilerinin temel anayasal ilkelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Batıda ilk kez
Magna Carta Libertatum ile parlamentoya vergi koyma yetkisi tanınırken Osmanlı'da ilk adımlar  ise 1839 Tanzimat Fermanında yer almıştır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi vergilemenin gelişimi, demokrasi ve insan haklarının gelişimiyle günümüzde artık anayasaların içerisinde yer alarak yasama gücüne dayalı bir hal almıştır.

  Şimdiye kadar vergilemenin günümüzdeki durumuna nasıl geldiğine kısa bir bakış attık. Asıl konumuza geri dönmek gerekirse. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyetinde hala yürürlükte olan 1982 Anayasasının dördüncü bölümünde "Siyasi Haklar ve Ödevler" başlığı altında yer alan madde 73 vergi ödevini düzenlemektedir. Anayasada yer alan bu madde ile Türkiye Cumhuriyeti devleti vergi koyma ve toplama yetkisini yasal bir zemine oturtarak parlamentoya  yani halkın temsilcilerine bırakmıştır. Bu madde ile hükümetin, parlamentonun onayı olmadan vergi koyması ve toplamasının önü kapatılmıştır. Verginin anayasamızın siyasal haklar bölümünde, bir hak olarak düzenlenmesinin yanı sıra aynı zamanda tüm toplum tarafından yerine getirilmesi gereken bir ödev olarak  kabul edilmiştir. Bundan kaynaklı herkes vergi ödemekle mükelleftir.

 1982 Anayasasında madde 73'e göre;

  •  "Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.
  • Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır.
  • Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.
  • Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir."
  Maddenin birinci fıkrasında yer alan ifade de "Herkesin kamu giderinin karşılanması için mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür."  Fıkra öncelikle verginin neden topladığını ortaya koymaktadır. Devletin yapmış olduğu tüm kamu harcamaların en önemli finans kaynağı vergilerdir. Örneğin yapılan; cari harcamalar ( memur maaş ödemeleri, kırtasiye ve malzeme alımları ve süreklilik tekrar eden harcamalar ), yatırım harcamaları ( yol, köprü, baraj ve konut inşaatları vb. ) ve transfer harcamaları ( emekli maaşları, öğrenci bursları, yoksullara yapılan ayni ve nakdi ödemeler vb. ) birer kamu harcamasıdır ve devletin bu harcamaları karşılayabilmesi için vergi toplaması gerekmektedir.

  Fıkranın devam kısmında vergileme açısından son derece önemli olan "Vergi Adaleti "kavramına vurgu yapılmaktadır. 1982 Anayasası vergi adaletinin sağlanması noktasında referans aldığı yöntem "Mali Güç ( ödeme gücü)" ilkesidir. Ödeme gücü ilkesine göre bireyler vergi ödevini yerine getirirken mali gücüyle doğru orantılı olarak ödemeyi gerçekleştirirler. Tabi ki mali güç ilkesinin benimsenmesi başlı başına vergi adaletinin sağlanması noktasında yeterli değildir. Bazen yönetenler özellikle seçim zamanlarında -seçim öncesi ve sonrası- artan kamu harcamalarını finanse etmek için vergileri artırabilir yada vergi aflarıyla bazı grupların oylarını toplaya bilmek için vergi borç ve cezalarını ya tamamen silmeye yada taksitlendirmeye gidebilirler.
  Özellikle ülkede uygulanan vergi sisteminde dolaylı vergilerin ağırlıkta olması durumunda yukarıda bahsettiğimiz seçim ekonomileri  vergi adaletini olumsuz etkilemektedir. Genelde uygulanan vergi afları dolaysız vergileri ( kurumlar vergisi vb.) kapsamaktadır. Dolaysız vergilerde mükellef vergi borcunu bazen ödememekte veya erteleye bilmektedir. Dolaylı vergilerde ise  ( KDV, ÖTV ) asıl vergi yükünü taşıyan tüketicilerden vergi peşinen toplandığından herhangi bir af söz konusu olmamaktadır. Bu durum ise vergi adaletini olumsuz etkilemektedir.

  Dolaylı vergilerin ağırlıkta olması vergi adaletini bozmasının yanında bireyleri kayıt dışılığına itmekte ve vergi gayretini düşürmektedir. Örneğin KDV ve ÖTV gibi vergilerin, oranlarının çok yüksek ve çeşitli olması bireylerin fatura ve fiş almama-vermeme alışkanlığı kazanmalarına yol açmaktadır.
 Vergi adaletinin sağlanması toplumsal huzurun oluşmasının yanında kayıt dışılığı azaltacağı için vergi hasılatı da artacaktır.  2016 yılı 458,7 milyar ₺ vergi gelirinin; %55,7 KDV-ÖTV gibi dolaylı vergiler iken kurumlar vergisi sadece %9'u oluşturmaktadır. %21 ise Gelir vergisidir. Görüldüğü üzere dolaylı vergiler toplam vergi hasılatının çok büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Bu durum ise vergi adaletinin zayıf olduğu ortaya koymaktadır. Batıda ise dolaylı vergilerin toplam vergi hasılatı içerisindeki payı Türkiye'ye kıyasla düşüktür. 1982 Anayasasında belirtildiği üzere Türkiye sosyal bir hukuk devletidir. Sosyal devlet olmanın gereklerinde bir tanesi ise, vergide adaletinin sağlamasıdır. KDV ve ÖTV gibi hayatın her alanında yer alan ve nihai vergiyi tüketicinin ödediği dolaylı vergi oranlarında mutlak surette düzenleme yapılmalıdır. Düzenleme yapılmaz ise vatandaş bu duruma tepki verecek yada kayıt dışılığa yönelecektir.

  Bahsettiğimiz bu durum hali hazırda 73'cü maddenini ikinci fıkrasında  devlette bir görev olarak verilmiştir "Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır". Sosyal devlet olmanın gereğini yerine getirmek için, bu fıkra hükümete vergilendirmeyi bir maliye politikası olarak sunmuştur. Hükümet uygulayacağı maliye politikalarıyla vergi yükünün dağılımında adaleti sağlamalıdır.


  Madde 73'ün üçüncü fıkrası ise; "Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır" şeklinde düzenlenmiştir. Bu ifade 1215 Magna Carta Libertatum'dan başlayarak vergi koyma yetkisinin parlamentolara bırakılmasının sonucudur. Türkiye'de ilk defa bir vergi salınması, değiştirilmesi veya kaldırılması  yalnız ve yalnızca toplum adına onlar tarafından seçilmiş milletvekilleri tarafından ve yalnızca kanunla ile gerçekleştirilebilir. Verginin yanında diğer kamu gelirleri olan resim, harç ve benzeri yükümlülüklerde yalnızca kanunla getirilebilir yada tamamen kaldırılabilir.

   Devam eden fıkrada ise; "Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir." Bu fıkrada  Bakanlar Kuruluna yani hükümette kanunla konan bir verginin oranın yine kanunla belirlenen oranlar arasında uygulamasına imkan sağlamaktadır. Örnek vermek gerekirse 1984 yılında kabul edilen 3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanuna göre; "Katma değer vergisi oranı, vergiye tabi her bir işlem için % 10'dur. Bakanlar Kurulu bu oranı, dört katına kadar artırmaya, % 1 'e kadar indirmeye yetkilidir." Şeklinde düzenlenmiştir. Kanunda KDV oranı %10 olarak belirlenmiş iken Bakanlar Kurulu bunu %1'e kadar indirebilir yada %40'a kadar çıkartabilir. Fakat hiç bir şekilde Bakanlar Kurula vergi koyma ve kaldırma yetkisi anayasada tanınmamıştır. 

  Bakanlar Kurulu Anayasa ve ilgili kanunlara  bağlı kalarak muafiyet, istisna ve indirimleri düzenleyebilmektedir. Vergi adaletinin sağlanması noktasında muafiyet ve istisnalarda kullanılabilmektedir. Örneğin hükümet engelli vatandaşlara bazı muafiyet ve istisnalar tanıyarak onları KDV ve ÖTV gibi bazı vergilerin mükellefiyeti dışında bırakarak sosyal adaleti sağlayabilmektedir. 

Sonuç

 Çok eski çağlardan beridir vergi toplanmaktadır. Her dönemde farklı amaçlarla vergi ve vergi benzeri gelirle toplansa da temel amaç devlet harcamalarını finanse etmek olmuştur. Geçmişte daha çok savaşları finanse etmek amacıyla vergiler toplansa da günümüzde çoğunlukla devletinin günlük harcamalarının yapılması ve kamu hizmetinin yerine getirilmesi amacı vardır. Demokrasilerin henüz gelişmediği ülkeler de vergi koyma ve toplama yetkisi iktidarların elindeydi. Fakat iktidarların daha fazla vergi toplaması ve bitmek bilmeyen savaşların devam etmesi halkı vergiye karşı isyan etmesine neden olmuştur. Ortaya çıkan bu tepkiler  vergi koymanın ve toplamının  parlamentolara yani halkın onayına geçmesi yol açmıştır. Günümüzde bu mesele artık büyük oranda  çözümlenmiş olsa da vergi adaletinin sağlanamaması halen sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Tabi bunun çözümlenememesinin önündeki  en büyük engeller vergi adaletinin herkes tarafından farklı yorumlanması ve yöneticilerin cesur olmamalarıdır. Günümüzde artık devletlerin, sosyal devlet olmaları vergi adaletinin sağlanması noktasında daha fazla çaba sarf etmelerini gerekli kılmaktadır.


Kaynakça
  • 1982 Anayasası
  • 3065 Sayılı KDV Kanunu
  • ANADOLU HALK TÜRKÜLERİNDE VERGİ İSYANI, Selçuk İPEK, 2010 Ekin Yayınevi 

16 Temmuz 2017 Pazar

Finansal  Piyasaların Fonksiyonları ve Asimetrik Enformasyon 

  Finansal piyasalar (financial markets): Genel anlamda uzun vadeli veya kısa vadeli fon talep edenler ile fon arz edenlerin karşı karşıya geldiği ve fon transferinin gerçekleştiği piyasalardır.
Bireyler harcanabilir gelirleri; tüketime harcadığı gelirleri ile tüketmeyip tasarruf olarak sakladığı gelirlerinin toplamıdır. Bireyler tüketmekten vazgeçip tasarruf ederek  oluşturdukları fonları finansal piyasalarda ya doğrudan yada dolaylı yollarla  faiz karşılığında fon açığı olan yatırımcılara belli bir faiz karşılığında borç verirler. Burada tasarrufu gerçekleştiren birey fon arz ( fon fazlası olan ) eden konumunda iken bu fona ihtiyacı olan aktör ise fon talep ( fon açığı olan ) edendir. Finansal piyasalar bu şeklide arz ve talebi karşı karşıya getirerek ekonomik refahın ve yatırımların artmasına bu bağlamda da  ekonomik büyümenin gerçekleşmesini desteklemektedir.

   Finansal piyasaların gelişmişliği ve istikrarlı bir şekilde işlemesi ile ekonomik gelişme ve verimlilikle arasında oldukça yüksek pozitif ilişki bulunmaktadır. Bir ekonomide büyümenin artması için ekonomik aktörlerin ( hane halkları vb...) yapmış oldukları tasarruflar yatırımlara kanalize olması gerekmektedir. Finansal piyasalar ufak miktarlarda ve dağınık halde olan tasarrufların bir araya getirerek fon açığı olanlara kredi olarak sunmaktadır. Bu şeklide yatırımcı ( firmalar, girişimci vb...) fon ulaşarak yatırımı gerçekleştirebilir.  Yukarıda bahsettiğimiz durum finansal piyasaların en temel ve en önemli fonksiyonlarından biridir. Finansal piyasalar sadece üretime yönelik fonları sağlamaz aynı zamanda pek çok kişi ev, araba, ihtiyaç kredisi vb. harcamalarını gerçekleştirebilmek için finansal piyasalardan fon sağlayabilirler.

  Finansal piyasalar, sadece fon arz edenlerle fon talep edenlerden oluşamamaktadır. Finansal piyasalarda, fon arz edenler ve fon talep edenler dışında fon akımlarına aracılık eden kurumlar            (bankalar), fon akımını sağlayan finansal varlıklar, piyasaların adil, şeffaf ve güven ortamı (yani asimetrik enformasyon ve ahlaki tehlikenin olmadığı) içinde çalışmasını sağlayacak hukuki ve idari düzenlemelerden oluşan bir sistem olarak düşünmek gerekir.

 Yukarıda bahsettiğimiz gibi finansal piyasalarda pek çok aktör bulunmaktadır ve finansal piyasalar doğru bir şekilde işlemezse verilen krediler geri dönmeyebilir ve buda ekonomik istikrarı olumsuz etkileyecektir. Finansal piyasaların etkin olması gerekmektedir. Finansal piyasaların etkinliği; Çok sayıda alıcı ve satıcının olduğu ve bu alıcı ve satıcıların tek başlarına piyasayı etkileyecek bir paya sahip olmadığı piyasalar etkin piyasalardır. Etkin piyasalarda finansal varlıkların fiyatlarının, piyasaya ulaşan tüm bilgileri yansıttığı ve bu bilginin tüm aktörler tarafından bildiği varsayılan piyasadır. Bilgiler piyasa hızlı bir şekilde gelir ve herkes tarafından bilinir. Piyasaya gelen doğru bilgi fiyatlara anında yansır. Etkin piyasalarda anormal gelir ve gider elde etmek mümkün değildir.

 Finansal piyasaların etkinliğinin sağlanması noktasında finansal piyasalarda aracı kurumlardan olan bankalara ve denetleyici kurumlara çok büyük sorumluluk düşmektedir. Özellikle finansal piyasalarda yaşanan eksik bilgi ters seçim ve ahlaki tehlike problemleri finansal piyasaların etkin bir şeklide çalışmasını etkilemektedir. Finansal kurumlar fon arz edenler ile fon talebe edenlerin karşı karşı karşıya getirmeden fonların yatırıma dönüşmesini sağlamaktadır. Bu şekilde tasarrufların yatırma dönüşmesine dolaylı finansman yöntemi denilmektedir. Finansal kurumlar özellikle bankalar aracılık faaliyetini yürüterek finansal piyasalarda ortaya çıkması muhtemel olan iki maliyeti ortadan kaldırmaya yardımcı olmaktadır.

  Bahsettiğimiz maliyetlerden birincisi şudur; Eğer bankalar fonları toplamaz ise borç vermek isteyenlerin borç almak isteyenlere ulaşması zaman alacak ve daha fazla para harcanmasına yol açacaktır buda  işlem maliyetlerinin artmasına sebep olacaktır. Finansal kurumlar bu konularda uzmanlaşmış olduklarından fon transferleri daha kısa sürede ve daha düşük maliyetlerle gerçekleşecektir.

 Bir diğer maliyet ise eksik bilgilenme (asimetrik enformasyon) maliyetidir. Finansal piyasalarda tarafların aynı bilgi düzeyine sahip olmaları pek mümkün değildir. Taraflardan birinin eksik bilgiye sahip olması asimetrik bilgi sorununu ortaya çıkarmaktadır. Kredi verenin eksik bilgiye sahip olması iki önemli soruna neden olacaktır bunlar  ters seçim (advers selection) ve kötü niyet (moral hazard yada ahlaki tehlike) olarak ifade edilir. 

 Ters seçim sorunu, kredi öncesi kredi verenin eksik bilgilenmesinden kaynaklanmaktadır. Ters seçim sonucunda fonlar; riski yüksek, getirisi düşük yatırımların finanse edilmesinde kullanılacaktır. Ters seçim ihtimali nedeniyle kredi riski düşük, getirisi yüksek yatırımların finanse edilememesi gibi bir durum ortaya çıkabilmektedir. Genelde riskli yatırımcı kredi alma noktasında daha heveslidir ve  bu durum yatırımların riskli alanlara yönelmesine yol açabilmektedir. Ahlaki tehlike ya da kötü niyet sorunu; kredi sözleşmesi yapıldıktan sonra kredi kullanan tarafın krediyi geri ödeme olasılığını azaltan davranışlarda bulunmasından kaynaklanmaktadır. Kredi alan taraf bir bakıma ahde vefa ilkesine uygun davranmamakta ve sözleşmeden doğan yükümlülükleri yerine getirmemektedir.  Kredi veren ya da fon arz eden tarafın, fonların nasıl kullanıldığı konusunda tam olarak bilgiye sahip olmaması ahlaki tehlike sorununa neden olmaktadır.

 Finansal aracı kurumlar, bilgi asimetrisinden doğan ters seçim ve kötü niyet sorunlarının azaltılmasında, finansal piyasaların etkinliğinin artırılmasında önemli görevler üstlenmektedir. Küçük tasarruf sahiplerinin tek başlarına üstlenemeyeceği işlem maliyetlerini, bilgi asimetrisinden kaynaklanan ters seçim ve ahlaki tehlike risklerinin azaltması nedeniyle aracı kurumları tercih etmeleri durumunda daha yüksek getiri elde etmeleri söz konusu olmaktadır.

 Ticari bankalar mevduat toplama ve kredi yaratmanın yanında müşteriler hakkında bilgi toplayarak riskli yatırımcıyı tespit etmekte ve bu şeklide oluşturulan müşteri portföyleri sayesinde asimetrik bilgiden kaynaklı maliyetleri minimuma indirmeye çalışmaktadır.
Bankalar işlem maliyeti, bilgilenme maliyeti, portföy yönetimi, pazar araştırması, finansal analiz ve yatırım analizi gibi faaliyetleri  fon arz ve talep eden adına üstlendikleri için  önemli maliyet tasarrufu sağlamaktadır.

Yaşanan asimetrik bilgi sorunu, piyasa yetersizliğine ve başarısızlığına yol açmaktadır. Bankaların yanında diğer finansal kurumlardan olan düzenleyici ve denetleyici kurumlarda bu olumsuzluklarla mücadele etmektedir. Özellikle günümüzde finansal piyasaların büyüyüp ve derinleşmesi bilgi asimetrisinin daha fazla yaşanmasına yol açmaktadır. Bilgi asimetrisinin olması piyasalardaki adaleti ortadan kaldırmaktadır. Finansal piyasalarda asimetrik bilgi; piyasaların, kurumların ve araçların çok karmaşık hale gelmesi nedeniyle çok yüksek düzeyde bulunmaktadır. Özellikle büyük ve profesyonel yatırımcılar daha fazla bilgiye sahip iken küçük yatırımcı daha fazla dezavantaja sahiptir. Durum böyle olunca yatırımcı yatırım yapmaktan kaçınmaya başlamaktadır bunun sonucu olarak piyasada işlem sayısı azalmakta, fonlar yatırıma dönüşmemekte ve finansal piyasalar başarısız olmaktadır.  Bu çerçevede düzenleyici kuruluşların bu bilgi asimetrilerinden kaynaklanan dezavantajları telafi edecek düzenlemeleri yapması gerekmektedir.

Düzenleyici kuruluşların denetim yapmadığı durumda, finansal kurumlar  kısa vadede kendi karlarını artırmak pahasına yatırımcıların aleyhine hareket edebilirler. Burada finansal kurumları bunu yapmaya iten asıl sebep rekabettir. Bu durum ise ters seçime yol açabilir. Finansal kurumlar daha fazla kredi yaratmak için riski yüksek yatırımcılara kredi açabilmektedir. Açılan bu krediler ise piyasaların başarısız olmasına yol açabilir.  Bankaların sorunlu kredilerin artması finansal piyasalar için krizin öncü göstergeleri olabilir. Bu noktada bankaların yaşamış olduğu bu rekabet düzenleyici kurumlar tarafından denetlenmelidir.

  Diğer yandan devletin finansal piyasalara sağladığı bazı güvenceler ve merkez bankasının sağladığı likidite olanakları ahlaki tehlike sorununa yol açabilmektedir. Finansal kurumlar ve yatırımcılar devletin güvencesinden dolayı daha riskli hareket etmektedirler. Mevduat sahipleri mevduat güvencesi nedeniyle fazla araştırma yapmadan mevduatlarını riskli bankalara yatırabilirler.

Sonuç

 Finansal piyasaların varlığı, gelişmesi ve derinleşmesi genel ekonomi açısından son derece önemlidir. Finansal piyasaların üstlenmiş olduğu fonksiyonlar doğru bir şekilde işlemezse ekonomik krizlerin yaşanmasına yol açabilir. Bu noktada finansal piyasaların etkin olması gerekmektedir. Finansal piyasalarda yer alan kurumların etkinliğin sağlanması noktasında çok fazla role sahiptir. Özellikle asimetrik bilgi sorunun günümüzde küreselleşmeyle daha büyük bir sorun haline gelmiştir. Küreselleşmeyle birlikte finansal piyasalar bir birlerine daha entegre hale gelmiş, herhangi bir piyasada yaşanan kriz bulaşma etkisiyle diğer finansal piyasalara yayılması kuvvetli ve muhtemeldir. Örneğin 2008 yılında bankacılık sektöründe yaşanan kriz küreselleşmeyle birlikte tüm piyasalara yayılmış ve kriz daha da büyümüştür. Bu noktada finansal kurumlar ve devlet finansal piyasaların daha etkin çalışması için yoğun çaba harcamalıdırlar.


KAYNAKÇA


  • Sakarya İktisat Dergisi, Yıl:2012, sf:46-63
  • Mahfi EĞİLMEZ, Kendime Yazılar
  • Finansal Piyasalar ve Kurumlar,Yıl:2011,  Bilim Teknik Yayınevi


23 Haziran 2017 Cuma

Avrupa Birliği Ekonomik Kriterleri ve Türkiye'nin Performansı 

  Avrupa Birliği 1951 yılında Avrupa Kömür Çelik Topluluğunu kuran anlaşmanın ve 1957 yılında Avrupa Ekonomik topluluğunu kuran Roma Antlaşmasının  imzalanmasıyla temelleri atılan ve üye ülkeler arasında demokrasinin, insan haklarına, hukukun üstünlüğünün, ekonomik gelişme ve kalkınmanın sağlandığı, birlikte barış içinde yaşanabilecek dünya yaratma ideasını taşıyan uluslar-üstü ekonomik ve siyasi bir örgüttür.  Avrupa Birliği temellerinin atıldığı 1950'li yıllardan başlayarak kurucu ülkeler ve diğer Avrupalı devletleri de kapsayacak bir entegrasyonu hedeflemiş. Bu amaç doğrultusunda günümüze kadar yapılan pek çok zirve ve bu zirveler sonucu antlaşmalar imzalanmıştır. Gerçekleştirilen bu zirveler sonucu insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, ekonomik entegrasyonun yanında ortak bir savunma politikası yaratmak için  kurucu antlaşmalar revizyona uğramış ve günümüzdeki son halini 2009 yılında imzalanan Lizbon antlaşmasıyla tüzel kişiliğine haiz uluslara-üstü bir örgüt olmuştur.

Avrupa Birliği görüldüğü üzere  birçok alanda üye ülkeler arasında uluslar-üstü bir entegrasyonu hedeflemektedir. Temel hedeflerinden en önemlilerinden bir tanesi ise üye ülkeler arasında gümrük birliğinin sağlandığı, mallın, sermayenin ve emeğinin serbest dolaştığı bir ortak pazarın yanı sıra üye ülkeler arasında ortak bir para biriminin kullanıldığı ve benzer ekonomik politikaların yürütüldüğü tam bir ekonomik bütünleşmeyi sağlamaktır. Ekonomik alanda güçlü bir entegrasyonun sağlanması ve üye ülkeler ile üye adayı ülkelerin AB içerisinde yer alabilmek veya sıkıntısız bir şekilde üyeliklerini sürdürebilmesi için AB  zirveleri sonucu imzalanan antlaşmalarından olan Kopenhag (1993 ) ve Maastricht'te (1992 ) yer alan ekonomik ve mali kriterleri getirilmiştir.  AB ekonomik entegrasyonu sağlaya bilmek için ülkelerin bu kriterleri sağlama noktasında denetlemekte ve izlemektedir.

KOPENHAG KRİTERLERİ

 Bilindiği üzere 1993 yılında Danimarka'nın Kopenhag şehrinde imzalanan antlaşma AB'ye üye olarak kabul edilebilmek için aday ülkelerin yerine getirecekleri kriterleri üç başlık altında toplamıştır. 
Bunlar;
  • Siyasi kriterler
  • Ekonomik kriterler
  • Müktesebata uyum kriteri
Bunlar temel başlıklar olmasının yanı sıra alt başlıklarında pek çok kriteri barındırmaktadır. AB'nin genişleme politikaları doğrultusunda Kopenhag sözleşmesi imzalanmış ve üye adayı ülkelerden bu kriterleri yerine getirmeleri beklenmiştir. Bir ülke Kopenhag kriterlerinin siyasi kriterlerini yerine getirdiği taktirde AB o ülkeyi aday ülke ilan etmekte ve tam üyelik müzakere sürecini başlatmaktadır. Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik müzakere süreci ise Türkiye'nin siyasi kriterleri yerine getirmesiyle  2005 yılında Brüksel zirvesinde başlatılmıştır.

Kopenhag ekonomik kriterlerinde asıl amaç üye adayı ülkelerin özellikle soğuk savaşın bitimiyle Balkanlarda ortaya çıkan ülkelerin ( Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya ve  Slovenya ) eski merkezi ekonomik yapının terk edilmesi sonucu piyasa ekonomisine geçişte desteklenmesi AB içindeki ekonomik rekabete karşı koyabilmeleri hedeflenmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda ülkelere ekonomik yardımlarda bulunulmuştur.

Kopenhag ekonomik kriterleri şunlardır;

  • İşleyen Bir Piyasa Ekonomisinin Varlığı:

İşleyen piyasa ekonomisi;
  •  Makro-ekonomik istikrarın sağlandığı,
  •  Dış ticaret ve döviz kuru sisteminin liberalleşmesini, 
  • Fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı,
  • Piyasa güçlerinin etkileşiminin yüksek olduğu, piyasalara giriş-çıkış engellinin olmadığı ve firmaların teknolojiye uyum sağlama kapasitesinin bulunması,
  •  Finansal piyasaların istikrarlı  olması ve tasarrufları üretim yatırımlarına yönlendirebilecek kadar iyi gelişmiş olması, derinleşmesi ve istikrarlı olması,
  •  Mülkiyet hakkını da koruyan bir hukuksal sistemin varlığını gerektirmektedir. 


AB ye üye olmak isteyen bir ülke bu şartları yerine getirmek zorundadır.

  Türkiye açısından değerlendirecek olursak; 2001 yılında yaşanan krizle birlikte yeni bir ekonomik döneme geçiş başlamıştır, hazırlanan " Güçlü Ekonomiye Geçiş" programıyla reformlar başlamıştır. Merkez Bankasının kanunu değiştirilmiş ve yasal bağımsızlık tam anlamıyla kazandırılmaya çalışılmıştır. MB'nın bağımsızlığı ile fiyat istikrarı temel amaç olmuş MB'nın kamuya kredi verme durumu ortadan kaldırılmıştır. Bu şekilde 2001 öncesinde çift hanelerde yer alan enflasyon rakamları sadeleşme eğilimine girmiş buna bağlı olarak da  faizler düşme eğilimine girmiştir. 
 Deregülasyon artmış denetleyici ve düzenleyici kuruluşlar piyasa aksaklıklarını gidermeye çalışmışlardır. Özelleştirmelerin artmasıyla devlet piyasada çekilmeye başlamıştır. Finansal sistemin istikrarı MB'nın hedefleri arasına girmiş ve yatırımcıya fon sağlamaya yönelik kredi imkanları artırılmaya çalışılmıştır. 2002 yılından itibaren döviz kurları serbest bırakılmış ve fiyat mekanizması işlemeye başlamıştır. Görüldüğü üzere Türkiye bu noktada kriteri sağlama noktasında daha fazla reform yapması gerekse de  başarılıdır. 


  • AB Piyasalarıyla Rekabet Edebilme Gücü
  Kopenhag ekonomik kriterlerinin diğer önemli bir şartı ise Avrupa Piyasalarıyla rekabet edebilecek güce sahip olmaktır. Bildiği üzere AB üye ülkeler arasında ekonomik bir entegrasyon hedeflemektedir. Bunun ilk aşaması ise üyelik sürecini başlattığı ülke ile ekonomik bütünleşme aşamalarından biri olan gümrük birliği kurarak gerçekleştirmektedir. Gümrük birliği içerisinde yer alan ülkeler birlik içinde dış ticareti kısıtlayan her türlü engelleri ve vergileri kaldırırken üçüncü ülkelere karşıda ortak bir dış ticaret politikası yürütmek zorundadır. Ülkeler dış ticaret yaparken belli politikalarla rekabet edebilmektedir. Gümrük birliğinin getirmiş olduğu bazı koşullar bunun ortadan kalkmasına ve ülkenin rekabeti yüksek ülke karşısında savunmasız kalmasına yol açabilmektedir. Bu olumsuz durumun yaşanmaması adına ülkeler kendi endüstrilerini gümrük birliği öncesi desteklemeli rekabet güçlerini artırıcı politikalar izlemeleri gerekmektedir. Bu noktada katma değeri yüksek ve yüksek teknolojili ürünlere yatırım yapmak gerekmektedir. 
 Bunun yanında AB üye adayı ülkelerin AB'ye üye olmayan diğer ülkeler ile STA ( Serbest Ticaret Antlaşması ) imzalamasına beklemektedir. Bu durum ise rekabetin önemini daha artırmaktadır.
 Türkiye ile AB arasında gümrük birliği süreci 1993 yılında başlamış ve 1996 yılında tamamlanmıştır. Gümrük birliği aşamalı bir şeklide gerçekleşmiş başlangıçta işlenmiş tarım ürünleri, otomotiv gibi belli başlı malları kapsamıştır. Türkiye'nin geçişi dengeli ve desteklenerek sağlanmıştır. Türkiye AB ile gümrük birliği içerisindeki rekabetle olan mücadelesi nispetende olsa başarılıdır. Günümüzde dış ticarette en önemli partnerimizden biri AB ve AB üyesi ülkelerdir. Fakat Türkiye hala dış ticarette enerji kaynaklarına bağlılıktan dolayı cari açık vermektedir. Bunun dengelenmesi noktasında en önemli yol ise katma değeri yüksek mallar üreten sektörlerin desteklenmesi ve yüksek teknolojik mallara yatırım yapılması şarttır. Bunun yanında beşeri sermaye ve eğitim sisteminde reformlar biran önce gerçekleştirilmelidir.

MAASTRİCHT KRİTERLERİ
  
 Yukarıda bahsettiğimiz gibi Maastricht kriterleri 1992 yılındaki Hollanda zirvesinde ortaya çıkan ve daha çok mali kriter olarak bilenen kriterlerdir. Genel anlamda üye ülkeler için getirilen kriterler olsa da üye adıyı ülkelerde Maastricht kriterlerini sağlamak zorundadırlar. Çünkü üyelik gerçekleştiği durumda bu kriterlerin varlığı aranacak ve AMB ( Avrupa Merkez Bankası ) tarafından denetlenecektir. Unutulmamalıdır ki AB üye ülkeler arasında " Ekonomik ve Parasal Birlik ( EPB )" hedeflemektedir ve bu alanın şartları bahsedeceğimiz kriterlerdir.

Maastricht kriterleri  beş başlık altıda toplanmıştır bunlar;


  • Kamu Kesimi Dengesi
 Üye devletlerin bütçe açıkları GSYH’nın % 3’ünden fazla olmayacaktır.

  • Kamu Brüt Borç Stoku

 Üye devletlerin kamu borçları GSYH’nın % 60’ını aşmayacak, üzerindeyse de %60
sınırına doğru istikrarlı bir biçimde azalma eğiliminde olacaktır.

  • Enflasyon Oranı

Üye devletlerde enflasyon oranı, fiyat istikrarı konusunda en başarılı performansa
sahip üç üye ülkenin ortalamasını 1,5 puandan fazla geçmeyecektir.

  • Döviz Kuru İstikrarı

 Son 2 yıl itibarıyla üye ülke parası diğer bir üye ülke parası karşısında devalüasyon
edilmiş olmamalıdır.

  • Uzun Dönemli Faiz Oranları

Herhangi bir üye devletin uzun dönem faiz oranları ortalaması, en düşük enflasyon
oranına sahip üç üyenin uzun dönem faiz oranları ortalamasını 2 puandan fazla
geçmeyecektir

AB içerisinde şuan için  Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler bu kriterlerin bazılarını sağlayamamaktadır. Bu durum ise ekonomik ve parasal birliği tehdit etmektedir. AMB bu durumu ortadan kaldırmak için bu ülkeleri ekonomik anlamda desteklemektedir. Şimdi Türkiye'nin bu kriterleri ne kadar sağladığını bazı AB üyesi ülkelerle karşılaştırmalı olarak değerlendirelim.


Yukarıda 2016 yılı verilerine dayanarak oluşturulan tablo Maastricht kriterlerine göre Türkiye, AB, Euro Bölgesi, Yunanistan, İspanya, Almanya ve Fransa'yı karşılaştırmalı olarak analiz etmek için hazırlanmıştır. Analize Maastricht kriterlerinden olan döviz kurlarının  son 2 yıl itibarıyla üye ülke parası diğer bir üye ülke parası karşısında devalüasyon edilmiş olmamalı kriteri eklenmemiştir. Çünkü bu ülkeler hali hazırda serbest döviz kurunu benimsemiş durumdadırlar.

 Maastricht kriterlerine göre, üye devletlerin bütçe açıkları GSYH’nın % 3’ünden fazla olmamalıdır. Görüldüğü üzere bu kriter tabloda yer alan ülkeler tarafından İspanya dışında sağlanmıştır. İspanya içinde bulunduğu ekonomik durgunluktan dolayı genişletici maliye politikası uygulamaktadır bu durumda bütçe açığının %3'ten fazla olmasına yol açmaktadır. Türkiye 2001 yılından itibaren başlayarak mali disiplinin sağlamayı başarmıştır. Bunun sürdürebilirliği günümüzde devam etmektedir.
 Diğer bir kriter olan Borç Stoğu/GSYİH oranın %60 fazla olmaması koşulu Türkiye dışında tabloda yer alan ülkeler tarafından sağlanamamaktadır. Özellikle Türkiye'nin mali disiplini sağlamasıyla bütçe açığının düşmesi, borçlanma miktarını da düşürmüştür. Tabloya göre Türkiye dışındakilerin bu kriteri sağlayamamasının temel sebebi AB'nin 2008 kriziyle birlikte girdiği krizden genişletici maliye ve para politikalarıyla çıkma çabasıdır. Tabloda yer alan AB ülkeleri enflasyonu yükseltebilmek için dış piyasalardan aşırı borçlanmaya gitmektedirler. Özellikle Yunanistan yükse borç stoğu nedeniyle zor günler yaşamaktadır.

 Enflasyon oranı noktasında değerlendirecek olursak Türkiye'nin bu kriteri sağlayamadığı ortadadır. AB ve Euro Bölgesin'de enflasyon oranı %2 civarında iken Türkiye'de 2016 yılında %8 üzerinden gerçekleşen oran Türkiye açısından istenmeyen bir durumdur. Enflasyonu düşürmek için daha fazla çaba sarf edip, enflasyon yaratan unsurları ortadan kaldırmamız gerekmektedir.

Faiz oranları bakımından da Türkiye'nin başarılı olmadığı ortadadır. Bugün AB yaşadığı kriz dolayısıyla sıfır yada negatif faiz uygulamaktadır. Türkiye de enflasyon oranlarının hala AB ye kıyasla yüksek olması uzun vadeli faizlerin oldukça yüksek olmasına yol açan unsurlardan biridir.

Maastricht  Kriterlerinden bütçe ve kamu borcu kriterlerinde, Türkiye pek çok AB üyesi ülkeye ve EPB ortalamasına göre daha iyi durumda bulunmaktadır. Enflasyon ve faiz kriterleri ise halen AB üyelerine göre yüksek bir seviyededir.

SONUÇ

 Rekabet gücü yüksek tek bir Avrupa pazarı yaratma hedefine ulaşmak için AB, serbest piyasa düzenine sahip olmalarını gerekli gördüğü aday ülkelerin tam üyelik öncesinde belli bir ekonomik düzeye ve rekabet gücüne erişmelerini ve tam üye olduktan sonra da ekonomilerinin Birlik pazarında rekabet baskısına dayanma kapasitelerini arttırmalarını istemektedir. Bu noktada AB Ekonomik ve Parasal Birlik hedeflerine ulaşma noktasında üye ve üye adayı ülkelerden Kopenhag  ve Maastricht kriterlerini yerine getirmelerini beklemektedir. 2008 krizi sonrası AB ülkeleri ekonomik sorunlar yaşasa da yakın zamanda toparlanma eğilimine girmeye başlamıştır.
 Türkiye ise AB ile uzun bir geçmişe sahiptir ve hala üyelik süreci devam etmektedir. Türkiye 2001 yılından itibaren ekonomik kriterleri yerine getirebilme gücü ortaya koysa da hala ekonomik anlamda çok yol kat etmesi gerekmektedir.


KAYNAKÇA

  • http://ec.europa.eu/eurostat/tgm/table.do?tab=table&plugin=1&language=en&pcode=tec00118
  • https://tr.tradingeconomics.com/
  • http://www.avrupa.info.tr/tr

12 Haziran 2017 Pazartesi

OPEC (The Organization of the Petroleum Exporting Countries) ÜYESİ KATAR'A UYGULANAN YAPTIRIMLARIN KÜRESEL EKONOMİYE MUHTEMEL ETKİLERİ

  Geçtiğimiz hafta uluslararası arenada çok ciddi bir kriz yaşandı. Suudi Arabistan, Libya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Yemen ülkeleri  Katarın teröre destek verdiği gerekçesiyle Katar ile olan tüm hava, kara ve deniz trafiğini kapattığını ve ülkelerinde bulanan Katarlı diplomatları ülkelerini terk etmelerini istedi. 

  Suudi Arabistan Katar'ı Orta Doğu'da Terörizme destek vermekle suçluyor ve Doha yönetiminin Suriye'de adını "Şam'ın Fethi Cephesi" olarak değiştiren Nusra ve İŞİD  desteklediğini iddia ediyor. Mısırın dile getirdiği suçlama ise Katar'ın Suudi Arabistan ve Mısır'ın terör örgütü olarak gördüğü Müslüman Kardeşleri ( İhvan ) hem siyasi hem de finansal olarak desteklemesi. Bahreryn'in diplomatik ilişkilerini kesme gerekçesi ise Katar'ın İran destekli silahlı gruplara destek vermesi.

  Katar ile diplomatik ilişkilerin kopması siyasi sorunların yanında pek çok ekonomik sorunu da beraber getirmesi kaçınılmazdır. Katar yüz ölçümü ve nüfus olarak küçük bir ülke olmasına karşın, sahip olduğu zengin yer altı kaynakları ( petrol, doğal gaz), yeraltı zenginliğinden kaynaklanan yüksek gelirle birlikte artan doğrudan yatırımlar, inşaat sektörünün gelişmesiyle birlikte yüksek gökdelenler, 2022 Dünya kupasının burada düzenlenecek olması ve inşaatı süren 8 stadyum ve Orta Doğuda önemli  finans merkezi olmasıyla oldukça önemli bir ekonomidir. 

 Özellikle Katar'ın OPEC üyesi olması Katar'a uygulanan yaptırımların küresel ekonomi üzerinde etkileri çok daha etkili olacaktır. Fakat Katar'a yaptırım uygulayan ülkeler  yaptıkları açıklama ile OPEC anlaşmasına sadık kalacaklarını belirtmeleri ve Katar'dan gelen ılımlı adımlar petrol fiyatları noktasında beklenen olumsuz durumunun kısa vadede gerçekleşmeyeceği gerçeğini ortaya koydu. 

 Her ne kadar OPEC anlaşmasına sadık kalacaklarını belirtseler de yaptırımların başladığı ilk andan itibaren petrol fiyatları sert bir yükseliş gösterdi. Brent petrolün varil fiyatı %2'ye yakın yükselerek 50 dolar seviyesinin üzerine çıktı. Katar'ın diğer önemli yer altı kaynağı olan doğal gazda ise  Dünya rezervlerini %14 sahiptir ve Rusya ve İran'dan sonra  bu noktada üçüncü sırada yer almaktadır . Katar ürettiği sıvılaştırılmış doğal gazı ( LNG ) bölgedeki limanları kullanarak ihraç etmektedir, yaptırımlar sonucu sevkıyatların gerçekleşemeyeceği endişesi, enerji piyasalarında tedirginlik yarattı.  
 Öte yandan Japon yatırım bankasının, yatırımcılara gönderdiği piyasa notunda, bölgedeki krizin büyümesi durumunda Katar'ın OPEC'ten ayrılması durumunda petrol fiyatlarında aşırı artışlar meydana gelebilir, şeklinde uyardı.

Görüldüğü üzere tarafların krizi daha büyütmesi durumunda OPEC'ten ayrılmalar gerçekleşebilir. Bu nokta OPEC'in amacının ne olduğu ve yaşanan gelişmelerin küresel ekonomi üzerindeki etkisinden konuşmak gerekmektedir.

 İlişkilerin kesilmesiyle getirilen ambargolar kapsamında sıvı doğal gaz taşıyan Katarlı tankerlerin birçoğu geri çevrilmiş.  Bu noktada ortaya çıkan arz noksanlığını ise  ABD doğal gaz ihracatçılarının karşılamaya başlaması  küresel piyasadaki ABD doğal gazını kuvvetlendirebilir. Birçok LNG kargosunun aksine, ABD kaynaklarının belli bölgelere ulaşmasında herhangi bir kısıtlama yok. Ülkeler arası gerilimin artması, ABD'nin bol kaynaklarına talebi artırabilir.

  Küresel anlamda kriz  yaratacak asıl  nokta ise petrol fiyatlarında aşırı yükselişlerin ortaya çıkabilme riski. Katar'ın ve krizin diğer taraf ülkelerinin OPEC üyesi olması, krizin buraya yansıması sonucunda küresel ekonomide üretim maliyetlerinde yükselmeler ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bilindiği üzere  Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), 10-14 Eylül 1960'da Bağdat Konferansında İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela tarafından kurulan kalıcı bir hükümetler arası kuruluştur. Beş Kurucu Üyeye daha sonra on ülke daha katılmıştır: Katar (1961), Endonezya (1962, üyeliğini 2016 askıya aldı), Libya (1962), Birleşik Arap Emirlikleri (1967), Cezayir (1969),Nijerya (1971), Ekvador (1973), Angola (2007). Gabon (1975)  ve Ekvator Ginesi (2017). OPEC'in merkezi ise Viyana'dadır.
 
  OPEC'in amacı, petrol üreticileri için adil ve istikrarlı fiyatların temin edilmesi amacıyla Üye Ülkeler arasında petrol politikalarını koordine etmek ve birleştirmek; Tüketen ülkelere petrolün verimli, ekonomik ve düzenli olarak tedarik edilmesi; ve sektöre yatırım yapanlara  adil bir sermaye getirisi sunmaktadır. Amacından da anlaşılacağı üzere OPEC petrol fiyatlarının belirleme noktasında önemli bir arz mercisidir.

  Mevcut tahminlere göre, dünyadaki kanıtlanmış ham petrol rezervlerinin% 80'inden fazlası OPEC üyesi ülkelerde bulunuyor ve OPEC'in petrol rezervlerinin büyük kısmı OPEC toplamının% 65'ini oluşturuyor. OPEC elinde bulunan bu arz miktarı sonucu kartel gibi hareket ederek dünya fiyatlarını etkileyebilmektedir.

 Krizin OPEC'e sıçraması durumunda üretimin düşmesi riski ortaya çıkabilir ve bu durumda petrol ve petrol türevlerinde dışa bağımlı ülkeler açısında maliyetlerin artması anlamına gelecektir. Arzdaki düşüş sonucu petrol fiyatları yükselecektir. 1970'li yıllarda yaşanan Arap-İsrail savaşlarında benzer bir durum yaşanmış ve stagflasyon ( yüksek enflasyon + yüksek işsizlik )  denen hadise meydana gelmişti. 2014 yılından itibaren düşme eğilimine giren petrol fiyatlarının kriz sonrası tekrardan yükselme eğilimine geçmesi muhtemeldir.
 Sonuç olarak krizin hem bölgesel hem de küresel anlamda ekonomik açıdan pek çok istikrarsızlığı beraber getireceği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu noktada taraf devletlerin biran önce uzlaşma masasına oturmaları herkes için en uygun çözüm yolu olacaktır.


Kaynakça:

  • http://www.bbc.com/
  • http://www.opec.org/opec_web/en/index.htm
  • http://www.businessht.com.tr/



17 Mayıs 2017 Çarşamba

TÜRKİYE'NİN TARIM POLİTİKASI VE TARIMDA YAŞANAN TEMEL SORUNLAR

Anadolu toprakları yüzyıllardır Hitit, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı gibi  büyük imparatorluklara ev sahipliğinde bulunmuştur. Kurulan tüm uygarlıklar Anadolu topraklarının bereketinden faydalanarak yüzyıllarca tarımla uğraşıp medeniyetlerini sürdürmüşlerdir. Bundan kaynaklı olarak Anadolu'da tarım ve toprağa büyük önemler verilmiştir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti döneminde de  Anadolu toprakları tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlar için vatan olmayı sürdürmektedir.

 Dünyanın geçirmiş olduğu ekonomik dönüşümlerle birlikte tarım sektörü Osmanlı'nın son döneminden itibaren yozlaşmaya başlamış, yaşanan savaşlar ve buna bağlı olarak artan vergiler çiftçinin sırtında yük olmuş ve Anadolu insanı toprağını terk etmeye başlamıştır. 

 Osmanlı devletinin yıkılıp tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte 1923 yılında kurulan yeni Türkiye'ye bitkin halde bir tarım sektörü kalmıştır. Atatürk ve yeni kadrolar ülke bağımsızlığının yanında ekonomik bağımsızlığında kazanılması gerektiğinin farkında idi. 1923 yılında gerçekleştirilen İzmir İktisat kongresinde ekonomik kalkınmanın yolu büyük ölçüde çizilmiş. Tarım sektörünün yeniden Anadolu topraklarında canlanması için gerekli adımlar bir bir atılmaya başlanmıştır. 1925 yılında köylünün sırtında yük olan Aşar vergisi kaldırılmış, Ankara'da Atatürk Çiftliği kurulmuş, Toprak Mahsulleri Ofisi açılmış, Destekleme Alımları gerçekleştirilmiş, Ziraat Bankası aracılığıyla çiftçiye kredi sağlanmış, Köy Enstitüleri  aracılığıyla köylüye eğitim verilmiş, Toprak Reformuyla köylü topraklandırılmış ve daha birçok adımla tarım sektörünün tekrardan canlandırılması ve nitelikli tarımsal üretimin gerçekleştirilmesi hedeflenmiştir.

 Ekonomilerde dönüşümlerin hızlandığı 1980 ve sonra artan liberasyonla  birlikte ekonomiler dışa açılmış ve rekabet etmenin daha önem kazandığı bir dönem başlamıştır. Yeni dönemle birlikte Dünyada  ve Türkiye'de yeni tarım politikaları belirlenmiş, özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle başlatmış olduğu gümrük birliği ve dış ticarette gümrük vergilerinin tarım ürünleri ve bazı ürünlerde sıfırlanmasıyla rekabet gücü daha ön plana çıkmıştır. Gümrük birliğinin getirmiş olduğu koşullarla birlikte daha etkin tarım politikaları belirlenmesinin gereği artmıştır. Eğer tarım sektörü ve buna bağlı olarak ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesi hedefleniyorsa çok daha radikal, planlı ve etkin tarım politikalarının belirlenmesi şarttır. Her geçen gün tarımda rekabet gücünün önemi artmakta, rekabette üstünlük sağlanmanın yolu ise  markalaşmış ve katma değeri yüksek tarımsal üretimden geçmektedir.

 Ekonomilerin belirlemiş oldukları tarım politikalarında temel amaçlar; üreticilerin gelirini artırmak, kırsal kesimin yaşam düzeyini iyileştirmek, gelir dağılımı adil hale getirmek, tüketicilerin fiyat artışlarına karşı korumak, rekabeti yüksek tarım ürünü yetiştirmek, modern üretim tekniklerine uygun üretim yaparak ürün kaybını minimuma indirmek, buzhane ve benzeri fiziki mekanları oluşturmak, mevsimsel etkileri minimuma indirecek üretim tekniği geliştirmek, etkin ve iyi tohum geliştirmek, gübre üretimi yaparak dışa bağımlılığı azaltmak, üretim maliyetlerini düşürmek, üreticilerin üretimlerini doğrudan pazarlara ulaştırmasını sağlayarak aradaki komisyoncuları devre dışı bırakmak bu şekilde fahiş fiyat artışlarını önleyerek enflasyon rakamlarını düşürmek mümkündür. Kooperatifçilik anlayışını tüm çiftçilere anlatarak çiftçinin kazandığı ve üretime devam ettiği tarımsal üretim gerçekleştirilebilir. Yukarıda saydığımız politikaların yanında devletin çiftçiye vereceği ucuz kredi ve hibelerinde önemi çok büyüktür. Tarım sektörü diğer sektörlere nazaran devletin daha fazla müdahale etmesi gerektiği bir alandır.

Yukarıda bahsettiğimiz politikaları Türkiye olarak ne kadar uygulamakta şimdi bunu konuşup, enflasyon oranı üzerindeki etkisini görelim. Öncelikle Türkiye de yaşanan temel sorunlardan bahsetmek gerekirse; et fiyatlarının Avrupa kıyasla son derece yüksek olması ve fiyat artışının devam etmesi, süt üreticisi firmalarının ürettikleri çiğ sütlerin para etmemesi, geçen yıl yaşanan Rusya krizi sonrası domatesin tarlada kalması bu yıl ise domates üreticisinin domates üretmekten vazgeçip arzın  düşmesiyle fiyatların  kilogram başına 10 TL'yi bulması, tekelleşme eğilimleri, yüzde 300 farkla tarladan sofraya gelen ürünler ve aradaki komisyoncuların varlığı, yüksek  maliyetli gübre ve tohum sonucu üretim maliyetlerinin artması, fiziki yetersizlik sebebiyle yaşanan ürün kayıpları bunlara ilaveten çok daha fazla olumsuzluk sayabiliriz. Tabi ki tüm olumsuzluklar enflasyon oranının yükselmesine de sebep olmakta.

Şimdi Türkiye'deki kronikleşen temel sorunlardan ve çözüm yollarını neler görelim.

  • Tohum, gübre, ilaç ve teknolojik tarım aletlerinin yurt dışından ithal edilmesinden dolayı kurlarda meydana gelen artışlar üretim maliyetlerini artırmaktadır. Çözüm yolu ise tohum ve gübre üretecek AR-GE çalışmalarını gerçekleştirmektir.
  • Soğuk hava deposu, ulaştırma ağlarının yetersizliği gibi fiziki imkansızlıkların yetersizliğinden dolayı yaşanan ürün kayıpları buna bağlı oluşan düşük verimlilik azalan rekabet ve kaybolan kar marjları.  
  • Plansız üretim nedeniyle arz-talep dengesizliğinde  yaşanan fiyat oynaklıkları  ve oluşan fiyat artışları.  Geçen yıl Rusya ile yaşanan kriz sonrası domates ihracatı azalmış domatesler üreticinin elinde kalmıştı. 2017 yılında ise üretim yani arz bir önceki yıla göre belirlendiği için arz talebi karşılayamamasından dolayı domates fiyatları yükseldi buna bağlı olarak da  TÜFE'de artış meydana gelmiştir. Öte yandan nohut, kuru fasulye ve mercimekte arz yetersizliğini gidermek için ithalata başvurulmuş ve bu ürünlerde gümrük vergisi sıfırlanmıştır. Fakat bu çözümler geçici çözümler getirmektedir. Daha planı üretim anlayışıyla Anadolu topraklarında yüksek ve kaliteli üretim gerçekleştirilmelidir.
  • Piyasalarda yeterli regülasyonun olmaması, tarım sektörünün serbest piyasa ekonomisine bırakılması sektör açısından olumsuzluk yaratmakta. Tarım sektörünün spekülasyon ve manipülasyonlara açık hale getirmektedir. Devletin gerekli altyapı ve düzenlemelerle piyasayı regüle etmesi gerekmektedir.
  • Üreticilerin dağınık yapıda olması, ülkede işlevsizlik birlik ve kooperatiflerin olması üreticilerin girdi fiyatlarını ve ürünlerin satış fiyatlarını belirleme gücünü olumsuz etkilemektedir. Organize olmayan üreticilerin karşısında organize olmuş monopol yada oligopol yapıya sahip sanayici ve market zincirleri bulunmaktadır. Çözüm yolu ise üretici bilinçlendirmek ve organize olmalarını sağlamak.
  • Toprak Mahsülleri Ofisi, Et ve Süt Kurumu, Tarım Kredi Kooperatifleri ve Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü gibi kamu kurumlarının yeterli olmaması ve gereken düzenleyici ve destekleyici etkiyi sağlayamaması.
  • Özel sektör devlet işbirliği içerinde yeterli AR-GE ve inovasyon çalışmalarının yapılmaması. 
  • Diğer bir temel sorun ise tarımda yapılan proje ve desteklemelerin topluma tam anlamıyla anlatılamaması ve etkinlik analizlerinin yapılamaması. Özellikle IPARD kapsamındaki AB fonları ile Ziraat Bankası tarım kredilerinin topluma duyurulması gerekmektedir.
 Görüldüğü üzere Türkiye'de tarım sektöründe bu ve buna benzer çok büyük sorunlar bulunmaktadır. Sorunların çözümleri için yapılan kısa süreli müdahaleler çözüm yaratmamaktadır. Orta ve uzun vadeli tarım politikalarına ve reformlara ihtiyaç var. Üstü açık fabrika olarak tanımlanan tarım sektörüne acil müdahale şart gözükmekte. Pek çok Avrupa ülkesi özellikle Hollanda bize oranla daha düşük tarımsal alanlara sahipken etkin tarım politikaları ile Türkiye'nin çok çok üzerinde tarımsal ihracat geliri elde etmektedir. 2014 yılı verilerine bakıldığı Konya ili büyüklüğünde olan Hollanda tarımsal ürün ihracatında dünyada 80 Milyar Euro ile ikinci sıradadır. 

  Son dönemde artan jeopolitik risklerde gösteriyor ki artık tarımsal ihracat pazarımızı daha çeşitlendirmemiz gerekmektedir. Rusya ve Irak'la yaşanan sorunlar gösteriyor ki üretim odaklı bir sisteme sıkışıp kalmışız, pazarlama ve satış konusunda çok çalışmamız gerekmektedir. Üretim artışına paralele olarak rekabet gücü ve katma değeri yüksek üretim yapılmazsa tarım politikasında başarılı olunamaz. Ürünü ne kadar düşük maliyetle üretirsek üretelim, rekolte ne kadar yüksek olursa olsun o malı pazarlayamazsak başarılı olamayız..

















6 Mayıs 2017 Cumartesi

FED'İN ( ABD MERKEZ BANKASI ) FAİZLERİ ARTIRMASI NE ANLAMA GELMEKTE ?

 Ülkemizde ve tüm dünyada olduğu gibi Merkez Bankalarının temel görevi para politikasına  yön vererek iktisadi refahı ve ekonomik gelişmeyi desteklemektir. Bunu sağlamak için ise, MB'larının temel hedefleri fiyat istikrarını ve finansal istikrarı sağlamaktır. Temel hedefleri gerçekleştirmek için kullandıkları en temel politika araçlarından birisi ise faiz politikasıdır. Merkez Bankaları faiz oranlarını kontrol ederek ekonomilerde istikrarsızlıkları ortan kaldırmaya yada azaltmaya çalışırlar. Merkez Bankaları bu hedefleri gerçekleştirirken maliye politikalarıyla uyum içinde hareket etmek zorundadırlar. 

  Dünyada faiz oranlarının belirleme ve sermaye akımlarını kontrol etme noktasında çok önemli Merkez Bankaları bulunmaktadır. Merkez Bankaları içinde şüphesiz en önemlisi FED yani Amerika Merkez Bankasıdır. FED 'in faiz artırımı ile ilgili alacağı bir karar tüm dünyada küresel bir etki yaratarak sermaye akımlarının yön değiştirmesini neden olmaktadır. Tabi FED'in alacağı bu karar çeşitli kanallar aracılığıyla piyasaların ve ekonomilerin durumlarında ciddi değişiklikler yaratmaktadır. Özellikle bizim gibi kırılgan ekonomi grubunda yer alan ekonomiler bundan çok daha fazla etkilenmekte ve istikrarsızlıklar yaşamaktadırlar. 

 FED'in alacağı bir faiz kararının ( artış yada azalış) bu kadar önemli olması ABD ekonomisinin global ekonomi içindeki büyüklüğü, dünyadaki en güçlü rezerv para olan $ ( dolar ) basma tekelini elinde bulundurması, ABD Hükümetinin uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı ve daha sayabileceğimiz pek çok neden FED'in dünyadaki en önemli MB olmasını sağlamakta. 

 Peki FED faiz artırma kararını neye göre almaktadır. FED 2008 krizinden bu yana genişletici politikalar izleyerek piyasaya yüksek miktarda dolar verdi ve likiditeyi bollaştırdı bunun yanında düşük faiz politikası izleyerek sıfır hatta negatif faizle diğer ticari bankaların FED 'den düşük faizle kredi almasını istedi. FED bu şekilde piyasaları canlandırarak işsizlik oranını kriz öncesi dönemdeki orana çekmeyi ve enflasyonu ise tekrardan %2-3 bandına düşürmeyi hedefledi. 
 FED 'in izlediği bu politikaları 2015 yılına kadar sürdürdü. 2015 yılına geldiğiniz ABD de tarım dışı işsizlik oranı FED'in 2008 krizinden sonra hedeflediği amaçlar doğrultusunda gerçekleşti. İstihdamdaki artışla birlikte FED uzun süre sonra faiz artırma kararı aldı, faizleri 0.50 baz puan artırdı. Küresel krizden sonra FED'in faizleri ilk kez artırması ve ekonomiye ilişkin olumlu beklentileri gelecekte  FED'in faizlerin artıracağı anlamına gelmektedir.

 Geçtiğimiz cuma günü (02/06/2017) ABD ekonomisine ilişkin tarım dışı istihdam rakamları açıklandı  bir önceki Nisan ayında veriler şöyleydi, toplam istihdam artışı 211 bin gerçekleşirken işsizlik oranı %4.4 gerilemişti. Dün açıklanan Mayıs ayı verilerine ise beklenenin altında gerçekleşti. Tarım dışı istihdam verisi beklentisi 182 bin yönündeyken gerçekleşen 138 bin oldu ve işsizlik %4.4'ten %4.3'e geriledi. Nisan ayı verisi ise 174 bin ol olarak revize edildi. Bu rakamların piyasada ilk etkileri verinin beklentinin altında kalmasından dolayı, $/TL kurunun 3,5140'a kadar gerileyerek 2017'nin en düşük  seviyesini görmesi oldu.

 Peki bu rakamlar ne anlama gelmekte? ABD Mayıs 2007'den beri işsizlik oranın ilk kez %4.5 altına düştü ve nisan ayı için istihdam rakamı 190 bin  beklenirken  gerçekleşen oldukça yüksek gerçekleşti. Dün açıklanan rakamlar ise beklentinin altında kalsa da işsizlik rakamındaki düşüş ve FED bunu olumlu karşılaması FED'in faiz artırımı beklentisinin sürdürmesine neden olmaktadır.

  FED faiz artırma kararı alırken baz aldığı temel değişken tarım dışı işsizlik rakamlarıdır.
Yeni rakamlara bakıldığında ve ekonominin gidişatı bize FED'in haziran ayında 0.25 bazlık artışa gideceği sinyalini vermekte. Otoriteler 2017 yılı için FED'in üç kez faiz artıracağını öngörmektedir. Bunun yanında Trump'ın seçilmesi ve genişletici maliye politikası izleyeceği sinyalleri vermesi enflasyonun yükselmesine yol açacaktır. Bu durumda FED'in faizleri artırıp artırmayacağını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

 Şuan için FED'in yakın zamanda faizleri artıracağını  beklediğimize göre faizlerdeki bu artış ne anlama gelmektedir? Durumun özü şudur; FED dünyada ki doları ülkesine çağırmaktadır. Dolar dünyadaki en güçlü rezerv paradır ve hemen hemen dış ticaretin tamamı dolar üzerinden gerçekleşmektedir. Yani ülkeler dış açıklarını dolarla kapatmaktadır. Örneğin bir ekonomi dolar bulamaz ise dış açık artar ve kriz kapıdadır.

  FED faizleri artırarak tahvil piyasasındaki faizler artırmaktadır bu durumda sermaye akımlarının ABD'ye yönelerek ABD tahvil satın almakta nispeten geldiği yere göre ABD'de daha az riskle faiz geliri elde etmektedir. ABD tahvilinin veriminin artması ve güvenli yatırım aracı olması dünyada gezen parayı kendi ekonomisine gelmesine neden olmaktadır. Fakat dünyadaki tüm paranın gitmesi mümkün değildir diğer ekonomilerde faiz artırarak biraz maliyet karşılığında sermayeyi ülkelerinde tutmaları mümkündür.

  Peki bizim gibi kırılgan ülkelerde de durum böyle mi? Özellikle Türkiye'de de sermaye çıkışı pek çok olumsuzluğa yol açmaktadır.Çünkü sermaye çıkışı döviz kurunun yükselmesine, ithalatın daha pahalı hale gelmesine, dış açığın artmasına, enflasyon ve faizlerin yükselmesine kadar pek çok istikrarsızlık yaratmaktadır.  Bizim Merkez Bankamız sermaye çıkışını engellemek için bahsettiğimiz gibi faizleri artırarak sermaye çıkışını engelleyebilir fakat yatırımcı faiz dışında risk ve beklentileri de dikkate alarak karar vermektedir.Bunun yanında faizlerdeki artış ekonomik büyümeyi olumsuz etkilemektedir. Şuan için ekonomimizde  faizleri artırmamıza rağmen döviz sıkıntısı yaşanmaktadır. Bunun temel nedenleri, Türk lirasının değerindeki aşırı oynaklık ve çevresel siyasi faktörlerden dolayı artan riskler etkili olmaktadır. Bunun dışında pek çok nedende sayabiliriz.

 Kırılgan ekonomiler arasında 2016 yılından itibaren en fazla negatif ayrışan paranın Türk lirasının olması ve toparlanmanın bir türlü gerçekleşmemesi ekonomimiz açısından olumsuz gelişmedir. Üstüne birde düşük büyüme, yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik eklenince ekonomiye ilişkin iyimser bir tablo çıkmamakta.
Sonuç olarak bizim gibi gelişen ekonomiler faizleri artırıp-artırmama tartışmasına son verip ana sorunlarımızı dikkate alıp, temel sorunların reformlarla ortadan kaldırmalıyız. 

24 Nisan 2017 Pazartesi

SANAYİ DEVRİMLERİNİN SÜRECİ VE 4. SANAYİ DEVRİMİ
Yeni yazımda sizlerle insan oğlunun toplu üretime başladığı yıllardan başlayarak gelişim gösteren sanayileşme sürecini tarihsel olarak inceleyip son bölümde ise 4. Sanayi Devriminin öneminden bahsedicem. İnsanlık tarım ile uğraşmadan önce doğada toplayıcı ve avcılık şeklinde ekonomik faaliyetler yürütmekteydi. Herhangi bir üretim söz konusu değildi doğadan beslenmekteydi ve sadece tüketici pozisyonundaydı. İnsan oğlu mağaralardan ovalara gelerek yerleşik hayatta geçmesiyle birlikte Anadolu ve Mezopotamya topraklarında ilk kez tarım ve hayvancılık yaparak tarihsel olarak üretim sürecini başlatmış oldular. Tüketim toplumundan üretim toplumuna geçme noktasında büyük bir devrim gerçekleşmiş oldu bu dönemle birlikte. İnsan oğlu zaman içerinde diğer üretim alanlarına kayarak sanayi üretimine geçmeye başladılar. Tarihsel olarak ülkelerinin geçirmiş oldukları endüstri devrimleri 4 aşamadan oluşmaktadır. Bunlar sırasıyla 1. Sanayi Devrimi, 2.  Sanayi Devrimi, 3.  Sanayi Devrimi ve son olarak 4.  Sanayi Devrimidir. Şimdi sırasıyla bunları inceleyelim.

1. Sanayi Devrimi:

1712 yılında ( 18.yy ) İngiltere Buhar Makinasının icadının gerçekleşmesiyle birlikte buharın ve suyun gücü, buhar makinasıyla üretime aktarılmış o zaman kadar tezgahlarda el emeğiyle yapılan üretim yerine mekanik üretim ortaya çıkmıştır.  Makinaların üretime katılmasıyla demir-çelik ve tekstil üretimi artmış ülkelerde sermaye birikimi gerçekleşmiştir. Aynı dönemde demir yolu ağlarının gelişmesiyle devrim daha fazla yayılmasına ve üretim artışına yol açmıştır.   1. Sanayi Devriminin ekonomik sonuçlarının yanında sosyal sonuçları da olmuştur. Burjuvazi ve işçi sınıfı doğmuş, işçi sınıfının haklarını koruyan bilimsel sosyalizm doğmuştur.   


2. Sanayi Devrimi:

II. Sanayi Devrimi, bazen “Teknoloji Devrimi” olarak adlandırılır ve 1860-1914 arasını kapsar. Başlangıcı, İngiliz mucit H. Bessemer’in icat ettiği ucuz çelik üretim yönteminin yaygınlaştığı 1860’a uzanır. Bessemer yöntemiyle, eritilmiş pik demir, alttan verilen havanın oksijeni ile çeliğe dönüşür. Teknoloji Devrimi çelik, tren rayları, petrol, elektrik ve kimyasal teknikler sayesinde oluştu. Kısa sürede Avrupa, ABD ve Japonya’ya yayıldı. I. Sanayi Devrimi sırasındaki makineler basit mekanik aletlerdi. Makineler dişli, piston, kayış ve kasnakla çalışırdı. Teknoloji Devrimi sırasında ise, bilim adamlarının fizik ve kimya alanında yaptığı büyük buluşlar teknolojiye aktarıldı. Teknoloji Devrimi ile gelişen ABD ve Almanya, dünya lideri oldu. Fabrika ve kentlerin elektrik kullanması, 1882’de Edison ile başladı. Elektiriğin makinelere  aktarılmasıyla seri üretime geçilmiş  ABD ve Almanya üretilip ihraç ediliyordu. Almanya, ABD ve İngiltere gibi ülkeler 2. Sanayi Devrimi yaşarken 1914 yılında Rusya, Japonya, Kanada gibi ülkeler 1. Sanayi Devrimini yaşamaktaydı.

3. Sanayi Devrimi: 

3. Sanayi Devrimi ile  üretimde dijital devrim olması, elektroniğin kullanımı ve bilgi teknolojilerinin gelişmesiyle üretim daha da otomatikleşmiştir. Özellikle 3D yazıcıların gelişmesiyle araba parçalarının üretimi artmış bir tuşla büyük üretimler  gerçekleşmiştir. Otomasyonun artmasıyla yeni ve akıllı robotlar üretilmiş. Üretilen bu yeni nesil robotlar hem ucuz hemde üretimde verimliliği arttırmıştır. 3. Sanayi Devriminin gerçekleşmesiyle  verimlilik artmış fakat mavi yakalı personel sayısında azalmalar meydana gelmiştir. 3. Sanayi devriminde önemli gelişmeler şunlardır; ilk mikro bilgisayarın kullanımı ( Altair 8800 ) ve S. Jobs ve S. Wozniak'ın Apple 1976 yılında kurmalarıdır. 

4. Sanayi Devrimi:

  İlk olarak 2011 yılında Almanya'da  Hannover Fuarı’nda kullanılan terminoloji günümüzde 4. Sanayi Devrimi olarak yerleşmiş durumda. Alman Hükümetinin üretim süreçlerini bilgisayarlaşma yönünde teşvik etme ve yüksek teknolojiyle donatması projesi olarak kabul edilen Endüstri 4.0, aynı zamanda dördüncü sanayi devrimi anlamına da geliyor. Endüstri 4.0 genel hatlarıyla; robotların üretimi tamamen devralması, yapay zekanın gelişimi, üç boyutlu yazıcılarla üretimin fabrikalardan evlere inmesi, devasa miktarda ki bilgi yığınını veri analizleriyle ayıklanıp değerlendirilmesi ve daha birçok yeniliklerle incelenebilir. 4. Sanayi Devriminin dolaylı amacı da insan gücünü fiziksel düzeyden beyinsel düzeye sıçratmaktır. 
 Geleneksel anlamda sermaye gücünün etkisi azalarak; her şey, akıllı üretim sistemleri, dijitalleşme ve teknoloji üzerine kurulmaktadır. Bugüne dek tanımlanan sermaye eski gücünde olmayacaktır. Örneğin, Instagram ve WhatsApp uygulamaları için asla büyük sermayeye gerek yok.

  Endüstri 4.0’ın sahip olduğu güzel yanlarının dışında, hayatımızı zorlaştıracak olumsuz yanları da mevcuttur. Robotların üretimi devralmasıyla insan gücüne duyulan ihtiyaç azalacak ve robotlar bir anlamda insanları işlerinden kovacaktır. Bu durum sadece fabrikalardaki mavi yakalılar için değil beyaz yakalılar içinde bir risktir çünkü yapay zeka ile robotları kodlayabilen robotlar ve tasarım yapabilen robotlar, üretimi devralacaktır.


  Sonuç olarak sanayileşme sürecinde makinaların, teknolojinin, bilimin ve robotların hayatlarımıza dahil olması toplumsal refahın yükselmesini sağlamış bunun yanında istenmeyen durumlarda olmuştur. Özellikle 1. ve 2. Sanayi Devriminde aşırı hammade kullanılmış ve dünyada kıtlık sorununa yol açmıştır. Günümüzde 3. ve 4. Sanayi devrimi ile fabrikalar hayatımızın her alanına girmiş, fabrikalarda emek yerine robotların kullanımı işsizliğe yol açmıştır. Bunun yanında teknolojiyle birlikte yüksek refah sağlanmıştır.


Türkiye açısından değerlendirecek olursak. Anadolu toprakları geçmişten günümüze pek çok medeniyete yuva olmuş ve bu coğrafyalarda tarımda, toprakta önemli gelişmeler yaşanmıştır. Fakat sanayi devrimi anlamında dünyada yaşanan devrimler bu topraklarda gerçekleşmemiştir. Tarım çağında öncü medeniyet olmuşken sanayi devrimlerine uygun örgütlenmiş toplumsal yapı gerçekleşmemiştir. 
Sanayi devriminde gelinen bu yeni aşmada hızlı ve atik olmasak eğer makas dahada açılacak ve gelişmiş toplumların gerisinde kalacağız.Sanayi devriminde gelinen bu yeni aşmada hızlı ve atik olmazsak eğer makas daha da açılacak ve gelişmiş toplumların gerisinde kalacağız.  Tüm kamu, kurum ve özel sektörün 4. Sanayi devrimini iyi anlamaları gerekmektedir. Özel sektörün desteklenerek inovasyon ve ar-ge çalışmalarının üniversite destekli yapılması çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki büyümenin temel kaynaklarından olan teknolojiye yapılacak yatırımlar hedeflenen projeler için olmazsa olmazdır. Biran önce radikal reformlar yapılmalı ve gerekli adımlar atılmalıdır.


1 Nisan 2017 Cumartesi

GELİR DAĞILIMI ADALETSİZLİĞİ VE TÜRKİYE'NİN DURUMU


  Gelir dağılımı adaletsizliğini konuşmadan önce cevaplamamız gereken ilk soru " Gelir Dağılımı " ne demek? Gelir dağılımının birden fazla tanımı yapılsa da, gelir dağılımı bir ekonomide yaşayan bireylerin üretmiş oldukları mal ve hizmetlerin satışı sonucu  elde edilen toplam gelirin ( GSYİH ) bireyler arasında çeşitli yöntemlerle bölüştürülmesi, gelirin dağıtılmasıdır.
  
İktisadın ilgilendiği birden fazla sorun vardır. Bunlardan biri de bu gelirin bireyler arasında adaletli bir şekilde dağıtılmasıdır. Gelir dağılımının adil olmaması istenen bir durum değildir.  Çünkü gelirin  adaletsiz dağılması, büyümeyi olumsuz etkilemekte, sosyoekonomik sorunlar yaratmakta ve istikrarsızlıklara neden olmaktadır.
 Günümüzde gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksulluk dünyada çok büyük bir sorundur. 1980 sonrasında değişen ekonomik anlayışlarla birlikte gelir dağılımı adaletsizliği ekonomik bir sorun olmaktan çıkıp sosyal ve politik bir sorun olmuştur. Özellikle bu sorun gelişmekte olan ülkelerde dahada belirgin olma eğilimine girmiş. Düşük kişi başı gelir, adaletsizliği ve yoksulluğu beraberinde getirmiştir.
  Ülkelerde gelir dağılımı adaletsizliğini ölçmek için bazı araçlar kullanılmaktadır. Bunlardan en sık tercih edilen Lorenz Eğrisi ve bu eğriden elde edilen Gini Katsayısıdır.

GRAFİK 1


 Lorenz eğrisinin dikey ekseninde gelirin birikimli yüzdeleri yer alırken, yatay eksende ise nüfusun birikimli yüzdelik değerleri yer almaktadır. Nüfusun her %20'lik kısmının gelirden aldığı paylar işaretlendiğinde ve işaretlenen noktalar birleştiğinde  karşımıza bir eğri çıkmaktadır. Bu eğri Lorenz eğrisidir.  Karenin orijinden çıkan ve diğer köşesine doğrusal uzanan doğru ise, Mutlak eşitlik doğrusudur. Mutlak eşitlik doğrusu  gelirin adaletli dağıtılması durumda oluşan doğrudur. Bu durumda Lorenz eğrisi Mutlak eşitlik doğrusuna yaklaştıkça gelir dağılımı daha adil olmakta ya da uzaklaştıkça gelir dağılımı eşitsizliği artmaktadır.

Gini katsayısı ise Lorenz eğrisi ile Mutlak eşitlik doğru arasında işaretlenen B alanın  ( A+B ) alanına oranlanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında değerler almaktadır. Değer sıfıra  yaklaştıkça gelir dağılımı daha adaletli olurken bire yaklaştıkça adaletsizlik artmaktadır.

  Gelir adaletsizliği yukarıda bahsettiğimiz gibi birden fazla olumsuzluk yaratırken, toplumlar için en temel sorun yoksulluktur.  Gelirin adil dağılmaması yoksulluğu da  beraberinde getirmektedir. Diğer bir ifadeyle Gini katsayısı bire yaklaştıkça yoksullukta artmaktadır. Yani gelir dağılımı adaletsizliği ile yoksulluk arasında doğrusal bir ilişki vardır. Gini katsayısı gelişmiş ülkelerde 0,3-0,2 arası değerler alırken gelişmemiş ülkelerde bu oran 0,6 üzerindedir.

 Türkiye de ise gelir adaletsizliği hesaplayan kurum TÜİK'tir. TÜİK'nin 2015 yılı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonucuna göre; Gini katsayısı 0,39'dur. Yine 2015 verilerine göre nüfusun en zengin 20'lik dilimin toplam gelirden aldığı pay %46'dır. Nüfusun %15 ise sürekli yoksuluk yaşamaktadır.  Görüldüğü üzere Türkiye de gelir adaletsizliği yüksektir ve ekonomide önemli bir sorun teşkil etmektedir.

Hükümetler  gelirin daha adil dağılımı için ekonomiye maliye politikası araçlarıyla müdahale ederek, düşük gelirli gruplara gelir transferi yapmaktadır. Örneğin; Devlet yüksek gelirli bireyleri artan oranla gelir vergisiyle vergilendirip buradan elde ettiği geliri yoksul bireylere harcayarak onların refahını yükseltir.
 Bu noktada vergi politikaları gelir daha adil hale getirilmesi için önemli bir araçtır. Dolaysız vergiler ve Dolayla vergilerden elde edilen toplam gelir hasılatı vergi politikasının ne kadar gelir dağılımını adil hale getirdiği yada getirmediğini göstermektedir.



GRAFİK 2

Türkiye'de 2016 yılı bütçe gelirlerinin dağılımına bakıldığında toplam gelir hasılatının %60'tan fazlası dolaylı vergilerden sağlanmaktadır. Görüldüğü üzere vergi kazanandan çok harcayan dan alınmaktadır. Bu durum ise gelir adaletsizliği dahada arttırmaktadır. Politika belirleyiciler ekonomide yoksulluğu azaltmak istiyorlarsa dolaylı vergilerin toplam hasıla içindeki oranını düşürecek şekilde politika uygulamaları gerekir.

 Türkiye'de son dönemlerde yapılan  vergi afları ve yapılandırmaları özellikle yüksek gelirli gruplar olan dolaysız vergilere yöneliktir. En son yapılan %5'lik vergi affı  KDV ve ÖTV mükelleflerini kapsayan bir af değildir ve sonuç olarak adaletsizliği arttırmaktadır.

SONUÇ
   
Geliri adaletli dağılmaması toplumlarda ekonomik sorunların yanında çok büyük toplumsal ve sosyal sorunlara sebep olmaktadır. Ülkeler geliştikçe adaletsizlik azalma eğilimine girmektedir uzun dönemde. Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkeler ise daha adil politikalara yönelerek toplumsal refahı artırmaları gerekmektedir.


KAYNAKÇA

GRAFİK 1- MAHFİ EĞİLMEZ
GRAFİK 2- http://www.bumko.gov.tr/TR,6316/2016-butce-gelirlerinin-dagilimi.html